Acem Asaf yıldırım yazdı, Sürgünün Başkenti Ve Kaderin Geniş Ufku

SÜRGÜNÜN BAŞKENTİ VE KADERİN GENİŞ UFKU

İnsan, varlığın eşiğinden bu dünyaya adım attığı andan itibaren göğsünde adını tam koyamadığı, dilsiz ve kadim bir gurbet duygusu taşır. Nereye giderse gitsin, hangi mülke ya da ihtişama sığınırsa sığınsın, bastığı toprağın ona ait olmadığını fısıldayan o ince iç sızı peşini bir an olsun bırakmaz. Şehirlerin göz kamaştıran ışıltılı meydanları, muhkem surları ve insanı yutan hengâmesi; ruhun ötelerden taşıyıp getirdiği o ilk hatırlayışı unutturmaya muktedir değildir. Çünkü bu dinmeyen sızı, dünyayı nihai bir ikametgâh değil, ruhun kemale ermesi için takdir edilmiş zorunlu ve geçici bir sürgün durağı kılan hakikatin ta kendisidir.

Şairin ufkunda yankılanan o mutlak muhatap, fanilik çölünde yönünü arayan biçare insanın başını kaldırıp sığındığı yegâne gök kubbedir. Zira dünya, ötelerden akseden o ezelî davetin sesini bastıramayacak kadar dar; insan kalbi ise bu dar kalıba ve faniliğin soğukluğuna boyun eğmeyecek kadar geniştir. Sürgün, insanın kendi ontolojik eksikliğini idrak ettiği yerde başlar; asıl vatan ise ancak bu eksikliğin bilincine varıldığında bir yangın gibi arzulanır.

Ne var ki modern zihin, varlığı ve gücü yalnızca görünür fetihlerle, göğe yükselttiği beton kalelerle ve hırsla biriktirdiği dünyalıklarla ölçme yanılgısına düşmektedir. Her şeyi sayılabilen, tartılabilen ve nihayetinde tüketilebilen bir nesneye indirgeyen çağın aksine, mağlubiyetin aynasında arınan bir ruh için yenilgi asla bir yok oluş değildir. Bilakis varoluşun hakiki felsefesinde mağlubiyet, idrakin pasını silip atan en sarsıcı eşiktir. İnsan kırıldıkça kendi sınırlarının zavallılığını fark eder; tükendikçe asıl dayanağının fani sebepler ve geçici güçler olmadığını kavrar. Zahirde bir hezimet gibi duran her kırılma, derinde ruhun kibrinden, benlik davasından ve sahte ilahlardan arınmasını sağlayan sessiz, vakur bir zafere dönüşür. Bu, dış dünyanın alkışlarıyla kazanılan bir başarı değil; kalbin kendi elleriyle diktiği putları birer birer devirmesiyle ulaşılan bir içsel diriliştir. Türk edebiyat dünyasında ünlü bir şairin fısıldadığı o büyük sır da tam bu kırılma noktasında saklıdır: İnsan, teslim olduğu nispette güçlenir; bittiği, tükendiği sanılan yerden yeni bir nefesle yeniden doğrulur.

Çünkü insanoğlu çoğu kez kendi aklının dar hendeklerinde planlar kurar, tuzaklar tasarlar ve yarınını mutlak bir kesinlikle teminat altına aldığını zanneder. Oysa beşerin kurduğu her düzenek, kendi fıtri kırılganlığıyla maluldür. Bütün bu insani hesapların çok ötesinde, kaderin geniş ufku uzanır. Görünen planların, zamana sıkışmış dar niyetlerin ve anlık telaşların fevkinde hüküm süren o mutlak irade; insanı en çaresiz, en yalnız hissettiği dönemeçte bile görünmez bir inayetle kuşatır.

Bu sebeple hakikatin eşiğine baş koyanlar için dünyada kaybetmek nihai bir yıkım değil, daha yüksek bir takdirin tecellisine hürmetle boyun eğmektir. Tarih boyunca nice krallıklar, aşılmaz sanılan Konstantin surları ve dünyevî ihtirasların kibirli abideleri yerle bir olmuştur; ancak gönülde kurulan o asıl başkent, zamanın aşındırıcı dişlilerinden ve fani istilalardan muaftır. Merhamet, adaletin ve varlığın can damarıdır; o nefes aldığı sürece en çorak çöllerde, taşa çalınmış topraklarda bile taze bir filiz çatlayıp gün ışığına çıkacak bir yol bulacaktır.

Böyle bir arayışta insanın gerçek hürriyeti; yokluğun ötesindeki Varlık’a açıldığı, bağlarından sıyrıldığı ve boynundaki görünmez dünyevî halkaları tek tek kırdığı anda başlar. Yeryüzünün geçici muktedirlerine, güç odaklarına ya da fani heveslerine bel bağlayan her can, kendi esaretini kendi elleriyle örer. Oysa yoktan da vardan da öte bir Varlık’a bağlanan kalp; ne dünyanın tehditleriyle siner ne de onun sahte vaatlerine kanar.

İşte bu idrak, sürgünü bir ceza olmaktan çıkarıp bir arınma mektebine dönüştürür. Çatı katlarının yalnızlığında, tenhalığın suskunluğunda ya da gürültülü kalabalıkların ortasında derinden kopup gelen o iç çekiş; aslında ebedî olanla kurulmuş kopmaz bir bağın yankısıdır. Kendi sürgününü sevmek ve onu bir vuslat hazırlığı bilmek, belki de bu dünya denen handan geçerken taşınabilecek en ağır, fakat en soylu emanettir.

Şehirlerin gürültüsü, modern çağın bitmek bilmeyen telaşı ve ruhu boğan yorgunlukları içinde kaybolmuş adımlarımızı kalbimizin derinindeki o sarsılmaz merkeze çevirdiğimizde hakikat ayan beyan görünür: Asıl vatan, sürgünün nihayete erdiği, fani korkuların ve hırsların yerini ebedî bir sükûnete bıraktığı o mutlak yakınlıktadır. O yakınlığa yönelen ve kendi göğündeki yıldızı bulan bir ruh için artık mağlubiyet yoktur; atılan her adım, ötelerdeki o büyük başkente doğru vakarla yürünmüş kutlu bir seferdir.

Yorum bırakın

Yukarı Çık