
SONSUZUN FISILTISI
Adımı ilk kez, annemin dudaklarından dökülen o yumuşacık fısıltıyla tanıdım. Dünyaya gözlerimi açtığım o gün beni sarmalayan narin kolların sıcaklığı, varlığımın en kuytu köşesine silinmez bir mühür gibi işlenmişti. Onun şefkatli ellerinden devraldığım bu kadim miras, attığım her adımda gölgem gibi benimle yürüdü. Avuçlarımda gezinen her hurma yaprağı, usulca dokunduğum her soğuk kaya, benden sonra bu yollardan geçeceklere fısıldanacak ebedi bir sırra gebeydi sanki. Her biri, zamanın o görünmez, incecik dokusunu yansıtan sırlı birer aynaydı.
Yürüdüğüm yolların her kıvrımı, bana zamanın o hem merhametli hem de acımasız yüzünü gösterdi. Sıcaktan kavrulup çatlamış kuru bir hurma dalı, sabrın o kekremsi ama iyileştirici tadını öğretti bana. Ağır bir yağmurun ardından yıkanıp arınmış gökyüzünün o damıtılmış berraklığı, en zifiri karanlıkların rahminden bile göz kamaştıran bir ışığın doğabileceğini müjdeledi. Yavrusunu yitirmiş, uçsuz bucaksız çöl kumlarında divane gibi dolanan bir deve, sevginin hudut bilmez, sarsılmaz kudretine şahit kıldı beni. Ve asırların ağır yükü altında ezilip yerle yeksan olmuş o mağrur taş kemerler… İnsanoğlunun kibrinin, gün gelip rüzgârın önünde savrulan bir avuç toza nasıl dönüşeceğini anlattı sessizce.
Şimdi ben, biriktirdiğim tüm bu hakikatleri sessizce göğüs kafesimin ardında saklıyorum. Rüzgârın, uzayıp giden gölgelerin ve karanlığı bir mızrak gibi delip geçen yıldızların kulağına fısıldıyor, ebediyetin kendisiyle sırdaş oluyorum. Çünkü çok iyi biliyorum; bu kadim dersler yontulmuş ölü taşlara değil, yalnızca ritmini bulmuş kalplere kazınır. Suskun bakışların dipsiz kuyularında ve adımladığımız yolların silikleşen izlerinde nabız gibi atmaya devam ederler. Aldığım her nefes, benden sonra bu dar geçitlerden geçecek olanlara bırakılmış sessiz bir işaret fişeğidir. Zaman, gürül gürül akan bir su gibi ne kadar amansızca akıp giderse gitsin; umudun ve sevginin, o kökleri derine inen çınarının asla kurumayacağını biliyorum.
Şimdi, koyu ve kucaklayıcı bir sessizliğin tam kalbinde, rüzgârın dallara bıraktığı hüzünlü hışırtılarla örtülmüş eski bir mezarlıkta duruyorum. Parmak uçlarıma usulca değen kuru bir yaprak, toprağın altında mahzun bir dille mırıldanan taşlar… Hepsi birleşip koro halinde aynı evrensel gizemi fısıldıyor kulağıma: Yaşam; yeryüzüne diktiğimiz görkemli ağaçlarda yahut geride bıraktığımız aşılmaz taş binalarda değil, yalnızca ama yalnızca dokunabildiğimiz ruhların içinde yankılanıyor.
Ve o yankı, sonsuzluğun dudaklarından dökülen bir fısıltı gibi, bana şu fani dünyada bir anlığına durup soluklanma izni veriyor. Zamanın çok ötesinden süzülüp gelen bir aydınlık gibi, ruhumun en ücra, en kimsesiz köşesine sızıyor ve bana gerçekten nefes aldığımı, hayatta olduğumu hissettiriyor.
Ve biliyorum; göğsümün kafesini döven bu fısıltı, asırlar birbiri ardına devrilip gitse de içimde hiçbir zaman dinmeyecek.
