
Öğretmenin Vakarı ve Türkiye Yüzyılı
ÖĞRETMENİN VAKARI VE TÜRKİYE YÜZYILI
2026-2027 eğitim-öğretim yılının ilk zilini duymaya hazırlandığımız, mekteplerin o aşina sükûnetinin yerini taze bir heyecana bırakacağı şu günlerde; kendimi bildim bileli yüreğimde taşıdığım, her fırsatta dile getirmekten geri durmadığım bir inanç yeniden uyanıyor içimde: Öğretmenlerimiz ile doktorlarımızın sosyal ve ekonomik statüleri mutlak surette eşitlenmelidir. Doktorlar, hastalanmış bedenlere şifa dağıtmakla mükelleftir; oysa öğretmenler doğrudan gelecekle, yarınlarımızı omuzlarında yükseltecek taze dimağlarla, velhasıl insan ruhunun inşasıyla ilgilenirler. Sınıfın kapısından içeri giren her bir talebenin kalbine ve zihnine bir nakkaş inceliğiyle dokunmak, Türkiye Yüzyılının eşiğinde duran bu ülkenin en mukaddes maarif davasıdır.
Çeyrek asrı aşan öğretmenlik hayatım boyunca sınıflarda tebeşir tozu yutarken ve yirmi yıla yakın bir süre eğitim iş kolunda faaliyet gösteren bir sendikada hak mücadelesi verirken meselenin ne denli derin olduğunu bizzat yaşayarak gördüm. Bu uzun yürüyüşte; taban aylıkların iyileştirilmesinden 3600 ek göstergeye, kılık kıyafet serbestisinden cuma genelgesine ve izin yönergesine kadar eğitim camiamızın nefes almasını, onurunu korumasını sağlayan pek çok hayati kazanımın mutfağında bizzat ter döktüm. Bütün bu çabalarımızın yegâne gayesi, muallimi bürokratik ve ekonomik cendere içinden çıkarıp onun yalnızca medeniyet inşasına, Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinin özünü oluşturan kâmil ve erdemli insan yetiştirme mefkûresine odaklanmasını sağlamaktı.
Ancak bugün, bunca emeğe ve hakiki statü arayışına rağmen, meselenin o derin irfani özünden uzaklaşılarak şeklî dayatmalara saplanıldığını üzülerek müşahede ediyorum. Yayımlanan bir genelgeyle giyilmesi zorunlu hale getirilen beyaz önlük uygulamasının, eğitim camiamıza, öğretmenin irfanına veya günbegün eriyen itibarına katacağı hakiki bir değer olduğuna inanmıyorum. Öğretmenler ile doktorların statü eşitliğini savunurken kastettiğimiz şey, doktorların beyaz önlüğünü omuzlarımıza geçirip şeklen onlara benzemek değildi elbet. Asıl kastedilen; öğretmenin fikrî hürriyetinin, mesleki onurunun ve ruhları şekillendiren o ulu makamının toplumsal hafızada hak ettiği yere, kadrine ve kıymetine kavuşturulmasıydı.
Dünyada bu işin ciddiyetini kavrayan ülkelere baktığımızda tablonun bambaşka olduğunu görürüz. Bir basın toplantısında İngiltere Eğitim Bakanı’na, öğretmenler haftada 15 saat çalışıp doktorlarla aynı maaşı alıyor, burada bir adaletsizlik yok mu? Diye sorulduğunda verilen cevap muazzamdır: Bilimsel çalışmalar göstermiştir ki, bir öğretmenin sınıfta işlediği bir saatlik ders, diğer meslek gruplarının üç saatlik çalışmasına bedeldir. Üstelik öğretmenlerimiz 7 gün 24 saat mesai yapması gereken insanlardır. Çünkü bir öğretmenin çocuklarımıza ufuk çizebilmesi için sürekli okuması, araştırması, gezmesi ve tefekkür etmesi gerekir.
İngiliz Bakan’ın dile getirdiği bu evrensel hakikati, yıllar önce Sayın Cumhurbaşkanımızın riyasetindeki teşkilatlardan birinin kapısını aşındırarak bizzat zat-ı devletlülerine iletmeye gayret etmiştim. O gün o kapıdan içeri girerken yüreğimde taşıdığım yegâne dert; öğretmenin mesaisinin sadece okul ziliyle sınırlandırılamayacağını, asıl koca bir emeğin mesai saatleri dışında, sessiz sedasız filizlendiğini anlatabilmekti. Tıpkı şu anda ekran başında, bilişim ağı üzerinden aldığım mesleki eğitimle o heyecanı diri tutmaya çalışmam gibi… Zira yeni bir yüzyılın ruhunu inşa edecek olan öğretmen, sırf tahta başında geçirdiği saatler üzerinden tartılamaz. Onun mesaisi, masasına eğildiği her kitapta, zihnini yorduğu her yeni bilgide, talebesi için dertlendiği her gecede kesintisiz bir ibadet vecdiyle devam eder.
İşte asıl mesele, ruhumuzu tam da bu düşünür olma şuurunda demleyebilmek; yeni maarif modelimizin ruhuna derç edilen o derin anlamı kuşanabilmektir. Öğretmenin en temel sorunu kıyafet genelgeleri değil; içimizde bir derdimizin, iddiamızın, hayalimizin olup olmadığı, kökleri maziye uzanan sarsılmaz bir medeniyet şuuru taşıyıp taşımadığımız meselesidir. Bizler, Hz. Mevlânâ’nın o eşsiz pergel metaforunda işaret ettiği gibi, bir ayağı kendi kadim irfanına, kendi ahlak ve erdem temellerine sımsıkı sabitlenmiş; diğer ayağıyla tüm dünyayı ve çağı okuyan, düşünen ve sorgulayan öncü nesilleri yetiştirmek zorundayız. Türkiye Yüzyılını aydınlatacak bu ulu rüya, sırtına tek tip kumaş geçirilmiş memurlarla değil; mesaisini ömrüne adamış, kendi değerine inanan, kalemi kavi ve dert sahibi münevver öğretmenlerin sarsılmaz omuzlarında yükselecektir.

