Hüseyin Sarı yazdı, Zorbalığın Yaşı Küçük, Mirası Büyük

AKRAN ZORBALIĞI

Çocukların üzerinden yürütülen yetişkin savaşları

Bir çocuk, başka bir çocuğun ayakkabısına bakıp onun insanlık değerine karar vermeyi nerede öğrenir?

Hangi sofrada servet, meziyetin yerine geçirilmiştir? Hangi konuşmada bir meslek küçümsenmiş, hangi otomobilin ardından hayranlıkla bakılmış, hangi insanın yokluğu alay konusu edilmiştir?

Bu sofradan kalkan o çocuk sonra okula gelir. Evde duyduğu cümleleri kelimesi kelimesine tekrarlaması gerekmez. Bakışı yeter. Yanına oturmak istemeyişi, arkadaş grubuna almayışı, bir başkasının telefonunu eline alıp alaycı bir edayla gülümseyişi yeter. Yetmez mi?

Ve biz bütün bunların üzerine hemen bir başlık koyarız: Akran zorbalığı.

Başlık, davranışın kimler arasında cereyan ettiğini söyler; fakat o davranışın hangi dünyada ve nasıl bir iklimde yetiştirildiğini tek başına izah etmez.

Halis Aydemir, çocuklara miras kalan kibri anlattığı bir konuşmasında son derece çarpıcı bir ifade kullanıyor: “Vekâlet savaşları.”

Bu ifade, bakışımızı okul bahçesinden alıp doğrudan evin içine çevirir. Çocuklar üzerinden yürütülen örtük bir üstünlük mücadelesi… Büyüklerin servetini, itibar arzusunu, sınıf öfkesini ve küçümsemesini o minik bedenlerin taşıdığı bir mücadele.

Bütün zorbalık örneklerini tek bir sebebe bağlayamayız; ancak bu teşhisin önümüze koyduğu yakıcı sorudan da kaçamayız: Çocuğun eline pahalı bir cihaz verirken, zihnine başkasını ucuz görme hakkını da mı yerleştiriyoruz?

Bir çocuğa iyi imkânlar sunmakla, o imkânlardan bir üstünlük kimliği üretmek arasında derin bir ahlaki mesafe vardır. O mesafeyi aile doğru bir terbiye ile kapatmadığında çocuk, sahip olduklarını kişiliğinin yegâne ölçüsü sanır. “Bizim çocuğumuz” diye başlayan gurur cümlesi, “diğerlerinin çocukları” diye devam eden bir küçümsemeye dönüştüğünde, zorbalığın ilk dersi zihinlere çoktan verilmiştir. Henüz kimseye fizikken vurulmamıştır; ancak insanın değeri hakkında o sakil ve yanlış hüküm artık kurulmuştur.

Elbette okulda yaşanan aşağılamayı durduracağız. Çocuğu can kulağıyla dinleyecek, güvenliğini sağlayacak, dışlamayı ve şiddeti asla görmezden gelmeyeceğiz. Fakat çocuğa “Arkadaşına saygılı ol!” deyip akşam soframızda insanları gelirlerine, makamlarına ve oturdukları evlere göre sıralıyorsak verdiğimiz bu nasihatin hükmü ne kadar sürer?

Okulda eşitlik anlatıp evde çalışanımızı küçümsüyorsak neye yarar? Çocuğumuzun yanında öğretmenini itibarsızlaştırıyor, başkasının başarısını hafife alıyor ve kendi imkânlarımızı her fırsatta teşhir ediyorsak neyi değiştirebiliriz?

Çocuk, söylediğimiz yaldızlı cümlelerden ziyade kime nasıl davrandığımızı görür. Hatta asıl terbiyeyi ve hayat dersini tam da oradan alır. Bu yüzden zorbalık üzerine konuşmak, yetişkinler için rahat bir ahkâm kesme kürsüsü olmamalıdır. Çocuğu işaret eden parmağın asıl sahibine de bakmak gerekir.

“Akran zorbalığı” kavramını kullanırken de aynı dikkati göstermek mecburiyetindeyiz. Bir kavram, yaşanan ıstırabı görünür kıldığı ve çözüme kapı araladığı nispette kıymetlidir; hazır bir kaçış kılıfına dönüştüğünde ise düşünmeyi felç eder. Her uyuşmazlığı aynı başlığın altına tıkıştırmak olayların hususiyetini basitleştirir. Gerçek bir aşağılamayı “Aman, çocuklar arasında olur böyle şeyler!” diyerek geçiştirmek ise çocuğu yalnızlığın ve sahipsizliğin kucağına iter. Eğitimcinin asıl mesuliyeti; olup biteni basiretle anlamak, hadisenin derinine inmek ve gereğini hakkıyla yapmaktır.

Oysa bazen mesele, sürekli anlatılan fakat bir türlü samimiyetle incelenmeyen konforlu bir malzemeye dönüşüyor. Seminerlerin başlıkları büyürken çocuğun yaşadığı dramın ayrıntıları küçülüyor; hassasiyet gösterileri çoğalırken yetişkinin kendine yönelttiği sahici sorular azalıyor.

Çocuğun yarası üzerinden konuşan herkes şu soruya dürüstçe cevap verebilmelidir:

Bu konuşmadan sonra çocuğun hayatında ne değişecek; onda nasıl bir davranış dönüşümü gerçekleşecek?

Onu gerçekten dinleyen biri olacak mı? Okuldaki o görünmez dışlama duvarları yıkılacak mı? Aile kendi kibirli dilini samimiyetle gözden geçirecek mi? Kurum, kendi itibarı zedelenmesin diye üzerini örttüğü kusurlarla yüzleşme cesaretini gösterebilecek mi?

Bu soruların sahici bir karşılığı yoksa duyarlılık dediğimiz şey zamanla vitrin süsünden ibaret kalır; nitekim kalıyor da, bunu otuz yıllık mesleki tecrübemle açıkça müşahede ediyorum.

Eğitim, evlada başarının yollarını gösterirken gücün sınırlarını ve mesuliyetini de belletmelidir. İyi bir okul, yüksek bir karne notu, yabancı dil, uluslararası diploma, güçlü bir portföy ve parlak referanslar… Bunların her biri şüphesiz kıymetlidir; fakat insanı küçümsemeye engel olamayan bir başarı anlayışında onarılmaz bir ahlak açığı vardır.

Genç dimağ dünyayı tanırken, insanın haysiyetini satın alınabilen meta ve etiketlerden ayırmayı öğrenmelidir. Kendi imkânlarını başkasını ezmeden kullanmayı, güçlü olduğu anda dahi adaletten sapmamayı, bir arkadaşının eksiğini teşhir etmek yerine onun vakarını korumayı kavramalıdır.

Bunun ilk ve en canlı örneğini ise yetişkinler olarak bizler sergilemek mecburiyetindeyiz.

Okul bahçesinde bir çocuğun diğerine neden tepeden baktığını sorgularken, evlerimizde ve gündelik hayatımızda kimlere yukarıdan baktığımızı dürüstçe hatırlayalım. Hayat bölünmez bir bütündür; hangi alanda bulunursak bulunalım, aslında aynı ahlaki zemin üzerinde sadece mekân değiştiriyoruz.

Çünkü çoğu zaman okulda “akran zorbalığı” deyip geçiştirdiğimiz o acımasız tavır; evde gururla büyüttüğümüz üstünlük kuruntusunun çocuk ağzından dökülen çıplak yankısından başka bir şey değildir.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top