Derya Kiren yazdı, Bir Çift Pamuk El

BİR ÇİFT PAMUK EL

Anneannemin salavat sesleriyle uyanır gibi oldum. Geceleri uyuyamadığında salavat getirir, yatağında bir sağa bir sola döner, kendi başına dualar ederdi. Yarı uykulu hâlde, yanındaki koltukta uzanırken onun kalkmaya çalıştığını fark ettim. İrkilerek yerimden doğruldum. Ellerini koltuğa dayamış, doğrulmuş, beni izliyordu.

“Nereye, anneanne?” diye sordum.

“Lavaboya gidecektim, kızım.” dedi.

Ellerinden tuttum, koluna girdim. Birlikte lavaboya gittik. Sonra yeniden uyumak üzere yataklarımıza döndük.

Az önce ellerini tutarken o pamuk gibi ellerin bir zamanlar saçlarımı nasıl okşadığını, beni sevgiyle uyandırıp okula nasıl gönderdiğini düşündüm. O ellerle bize ne lezzetli yemekler yapardı! Pişirdiği yemeklerin tadı hâlâ damağımda. Sardığı lahanalar, yaptığı pırasa oturtmaları, kocaman tencereden yayılan tavuk kokusu… Hepsi dün gibi aklımda. Aman sevgili okur, annem sakın duymasın ama anneannem daha lezzetli yemekler yapardı.

“Yapardı, ederdi.” dediğime bakmayın. Anneannem bizi bırakmadı, hâlâ yaşıyor. Sadece biraz hasta. Evimizin başköşesinde, yıllara meydan okuyan bir çınar gibi duruyor. Dalları biraz kırılmış, gövdesi yara almış olsa da kökleri hâlâ yuvamızda.

İnsan çocukken sofraların hiç bitmeyeceğini sanıyor. Sevdiklerinin hep aynı yerde, aynı güçte, aynı neşeyle kalacağını düşünüyor. Oysa zaman, usul usul değiştiriyor her şeyi.

Anneannem ilacını içtikten sonra yatağına uzandı. Bir süre sonra eski günlerden söz etmeye başladı.

“Eniştenle bu saatlerde yürüyüşe çıkardık, dolanırdık.”

“Hangi eniştem, anneanne?”

“Koca dayınla.”

“Dedemi mi söylüyorsun, anneanne?”

Cevap vermedi.

“Anneanne, Selami benim dedem.”

“Doğru ya, kızım. Deden… Deden beni çok severdi. Her hafta çarşıya gider, alışveriş yapardık.”

Dedemi hepimiz çok özlüyoruz. En çok da anneannem özlüyor ama eski toprak olduğu için pek belli etmiyor. Dedemin yokluğunu biraz olsun unutturabilmek için üç kardeş, elimizden geldiğince anneannemin yanında olmaya çalışıyoruz.

“Evet… Bugün sabah kahvemizi içmedik. Anneanne, hadi kahve yapalım da içelim. Dostu düşmanı çatlatırız.” diye şakalar yapıyor, herkesi neşelendirip evin havasını değiştiriyordum.

“Ablam sabah kahvesini içmeden kendine gelemiyor, elleri titriyor.” diyerek Resul de bana eşlik ediyordu.

Derken Zehra odadan çıkıyordu:

“Birileri bensiz kahve mi içiyor? Hani bana, hani bana?”

Ardından hepimiz kahkahalara boğuluyorduk.

Kahvelerimizi içerken konu konuyu açıyor, anneannem eski günlerden bahsediyordu. Onu dinliyor, bazen takılıyor, birlikte gülüyorduk. Anneannem en çok da bizim gülmemize gülüyordu.

Kahvelerimizi yudumlarken gözüm sık sık anneannemin ellerine takılıyordu. Bir zamanlar lahanaları tek tek saran, hamur yoğuran, kışlık hazırlıklar yapan o eller şimdi bir mum alevi gibi titriyordu.

“Eskiden şimdiki rahatlık nerede? Tarlaya gider, ekin biçerdik. Tarhana yoğurur, kuruturduk. Bir çuval un alır, kışlık makarna keserdik. Kuru yufka açardık.”

“Anneanne, iyileş de bize yine makarna kes. Üzerine keş döker, yeriz. Şimdi olsa ne güzel gider, bir bilsen…”

“Keseceğim ama bıçağımı bulamıyorum, kızım. Nereye koyduğumu hatırlayamıyorum.”

Anneannem hatıralarının kapılarını birer birer aralıyor, her kapının önünde durup geçmişinden bir parçayı yokluyordu. Biz de onunla birlikte o kapıların önünde duruyoruz.

“Çocukken babamla kiraz toplamaya giderdik. Nasıldı o kirazlar ama… Elma gibi kocaman, bal gibi tatlı…”

Bu sözlerin ardından gözleri doluyor, sonra ağlamaya başlıyordu. Annem yanına geliyor, ona sarılıyor, öpüyor, kokluyordu. Anneannem yavaş yavaş sakinleşiyor, yeniden yatağına uzanıp dualarını etmeye başlıyordu.

Duaları bitince bana döndü:

“Berra, kahve çok güzel olmuş kızım. Ellerine sağlık.”

“Anneanne, kahveyi Zehra yaptı. Berra dayımın yanında.”

“Allah hepinizden razı olsun.”

İsimlerimizi unutuyordu anneannem ama bize olan sevgisini ve duasını hiç unutmuyordu. Hafızası bazı kapıları birer birer kapatsa da kalbi bize açılan kapıyı hep açık tutuyordu. O her şeyi hatırlayamasa da biz onun yerine hatırlıyoruz.

Bir gün yine anneannemin ilaç saati gelmişti. Annem yemek yaptığı için onunla ben ilgilenmek istedim. Yatağında uzanan anneannemi doğrulttum, pamuk ellerinden tutarak ayağa kaldırdım. Biraz zorlanarak koltuğa doğru ilerlemeye başladık. Tam koltuğa yaklaşmıştık ki anneannem dengesini kaybetti ve yere düştü.

Bir an ne yapacağımı bilemedim. İçimden keskin bir korku geçti. Telaşla anneme seslendim. Annem hemen mutfaktan geldi. Birlikte anneannemi kaldırıp yeniden koltuğa oturttuk. Annem telaşla iyi olup olmadığını sorarken anneannem, sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu.

“İyiyim, kızım. Korkmayın.”

Onu ilk kez bu kadar güçsüz görüyordum. Birkaç dakika önce elimden tutarak yürüyen o pamuk eller şimdi koltuğun kenarında öylece duruyordu.

İlaçlarını verdim, biraz su içirdim. Sonra yanına oturup elini tuttum. Parmaklarını avucumun içine aldım, elini usulca okşadım.

Anneannem bazı isimleri unutuyor, bazı günleri birbirine karıştırıyor. Bazen beni Berra sanıyor, bazen başka birinin adıyla sesleniyor. Onun unuttuğu isimleri biz söyleyeceğiz. Unuttuğu hikâyeleri biz anlatacağız. Dedemi unuttuğunda, onun tarafından nasıl sevildiğini yeniden hatırlatacağız. Çocukluğundaki kirazlardan söz ettiğinde onu dinleyeceğiz. Aynı hikâyeyi onuncu kez anlatıyor olsa bile ilk kez duyuyormuş gibi dinleyeceğiz.

Bunu bir yük gibi değil, bize bırakılmış güzel bir emanet gibi görüyorum. Çünkü bazen insanın hatırlamaya gücü yetmez; hatıralarını sevdiklerinin kalbine emanet eder.

Yine de çocukluğumdaki anneannemi çok özlüyorum. Pamuk ellerini, mutfaktaki telaşını, kocaman tencerelerini… Bir de o hiç unutamadığım sesini:

“Hadi kızım, sofraya!”

Anneannem hâlâ burada. Sofra hâlâ kuruluyor. Kahveler hâlâ içiliyor. Biz hâlâ gülüyoruz.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top