Acem Asaf Yıldırım yazdı, Hızır’la 40 Saat (9)

Acem Asaf Yıldırım yazdı, Hızır’la 40 Saat (9)

BENGİSU’NUN SIRRI

Ben, henüz son nefesim tükenmeden dirilişin sırrına erenlerdenim. İnsanın toprağa düştükten sonra bir gün yeniden doğrulacağına inanılır ya; işte ben, o büyük uyanışı henüz bu dünyada, göğsümün içinde çarpan kalbimle tattım.

Çocukluğum, gökyüzünün sonsuzluğuna dikilen bakışlarla geçti. Bozkırın berrak yaz gecelerinde Samanyolu, karanlığın üstüne serilmiş ışıktan bir kilim gibi parıldardı. O ışık öyle diri, öyle yakıcıydı ki gecenin serinliğinde taşların altına sığınan akrepler bile bu aydınlıktan sakınır gibiydi. Doğu sabahlarının o taze, çatlamış nar rengi ise ufuktan taşarak içime bir kor gibi düşerdi. Toprak, otlar, rüzgâr ve taşlar her sabah yeni bir nefesle silkinirken, ben de onlarla birlikte her gün yeniden doğduğumu duyardım. Yeryüzünde her şey, hiç durmayan bir döngünün içinde durmadan filizleniyor, yeniden can buluyordu.

Köyün perşembe akşamları çöktüğünde havayı tok bir davul sesi sarar, gelin alayları ağır adımlarla yola çıkardı. Bir kızın baba ocağını terk edişini izlerken, atların nallarından çıkan o hüznü durdurmak isterdim. Çünkü çocuk kalbime göre her ayrılık, her uzaklaşma biraz ölümdü. Fakat kış biter bitmez yeşeren çayırlardan çobanların neşeli kahkahaları yükselir, bozkırı bir bayram sevinci kaplardı. O anlarda zaman, sanki ince ince kırılarak çağıldayan camdan bir nehre dönüşürdü.

İşte tam o lahzalarda Cebrail sokulurdu yanıma; görünmez, uçsuz bucaksız bir bozkır gibi beni çepeçevre kuşatırdı.

Karanlığın en koyu vaktinde bile insan sesleri eksilmezdi. Kimi zaman bir cırcır böceğinin çırpınan kanadında, kimi zaman bir yudum su arayan çatlamış dudaklarda yankılanırdı hayat. Çakmak Dağları’nın doruklarından göğe doğru kızıl alevler yükselir, o ateşlere kurban kokuları karışırdı. Dağ patikalarından inen katırların boyunlarındaki çıngıraklar, sanki ihtiyar kadınların asırlık destanlarını fısıldardı. Ben de içimde biriken bu kederi, bu sevinci, toprağın feryadını ve hayatın binbir sesini Cebrail’e döktüm.

Görünmez bir dağ gibi yankılandı sesi:

Peki, dedi, sen bunca şeyi anlattın, ben sana ne vereyim?

Ardından ellerini uzatarak bana eşsiz bir armağan sundu; yeryüzünün kadim nehirlerinden derlenmiş bir can suyu demetiydi bu. Bir avucunda Dicle’nin göğü içine çeken berrak maviliği, diğerinde Fırat’ın bağrından süzülen dingin bir yeşillik ve en derinde, çölün kumlarına inat Nil’in kül grisi bulutları andıran dingin akışı duruyordu.

Bunlar, dedi, Bengisu’nun işaretleridir.

O vakit anladım ki Bengisu, testilere doldurulan alelade bir su değildir. O, toprağın altından göğün katlarına doğru yükselen gür bir hayat şarkısıdır; bin bir sesin bir araya geldiği bir korodur. Bizler yeryüzünde bir değil, bin Hızır’ız; bu yüzden Bengisu’nun saklandığı patikaları, aktığı gizli damarları iyi biliriz. Alnımız secdeye değdiğinde karanlığı delen meşalelerle yürürüz; oruçla arındığımızda İsa’nın ve Meryem’in sabrıyla aydınlanır içimiz. Kulağımızda Zebur’un neşeli meclisleri çınlar, düşlerimizde İncil’in bereketli sofraları kurulur. Ufkumuzu Tevrat’ın kadim coğrafyaları kuşatır. Sina Dağı’nın rüzgârından yapraklar devşirir, Kur’an’ın kutlu ordusunu başkentlerin kapısına dayayan bir kumandan vakarında yürürüz. Bengisu işte böylesi muazzam bir kervandır: Önünde göçmen kuşların kanat sesleri, ardında yeryüzünün bütün duaları uzanır.

Bengisu baharın gelişiyle yeryüzüne iner, kışın hüznüyle kabuğuna çekilir. Yazın karlı dorukların serinliğinde saklanır; kışın ise insanın en derin yarasını sarar. Yusuf’un kuyudan çıkan kanlı gömleğini yıkayan, Mısır’ın kilitli kapılarını açan işte o sudur. Davud’un elinde demiri yumuşatan, karıncanın iç çekişini Süleyman’a duyuran, Hüthüt’ün kanadında yedi kat semayı dolaşan sır odur.

Ve bizler… Çağlar boyunca sancıyla, acıyla, alın teriyle yoğrulan ve her adımda bir parça daha olgunlaşan insanlık, durmaksızın o büyük dirilişin yolunu gözlüyoruz. Çünkü Bengisu taşların arasından köpüre köpüre, çağıl çağıl akmaya devam ediyor. Hayatın tükenmeyen asıl şarkısı da insanın içindeki o ölümsüz diriliş pınarı da işte bu suda gizlidir.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top