
ÖĞRETMENİM, BEN SİZE YALAN SÖYLEDİM
Bazen bir çocuğun suskunluğu, koca bir çağın gürültüsünü bastırır.
Doksanlı yılların son demleriydi. Dünya, adına milenyum dedikleri o esrarengiz eşiği aşmaya hazırlanıyor; vitrinlerden, gazete manşetlerinden ve televizyon ekranlarından üzerimize koca bir çağ çılgınlığı boca ediliyordu. Nereye baksanız küreselleşme, kime kulak verseniz yaklaşan yeni binyılın tantanası… Oysa takvim yapraklarının vadettiği o parıltılı dünya, bizim sokağın başına vardığında yavaşlar; boyası dökük duvarlara, çamurlu aralıklara ve tozlu yollara çarpıp susardı.
O yıllarda eğitim sistemimiz, ilk ve ortaokulun aynı çatının altında birbirine sokulduğu sekiz yıllık ilköğretim nizamındaydı. Vazife yaptığım mektep, İstanbul’un şatafatından ve dünyanın o pek övülen imkânlarından hissesine sadece cefanın düştüğü bir kenar mahallenin yamacındaydı. Denizin mavisi değil, bacaların kurumlu isi vururdu pencerelerimize. Talebelerimiz sabahın ayazında cepleri delik kabanlarla, su almış ayakkabılarla titreyerek gelirlerdi sınıfa. Akşamları ise okulun çakıl taşlı avlusu, hayalleri o dar sokakların arasına sıkışmış mahalle delikanlılarının volta attığı, dertleştiği bir sığınağa dönerdi.
Öğretmenler odası, dışarıdaki memleketin küçük ama keskin bir aynasıydı. Duvardaki derin çatlaklardan sızan rutubet kokusuna, o devirde henüz yasaklanmamış kaçak tütün dumanı karışırdı. İnce belli bardakların kaşık sesleri arasında memleket meseleleri konuşulur; siyasi mülahazalar koyulaştıkça odanın görünmeyen hudutları çizilirdi. Masanın etrafında diz dize oturan insanların fikirleri, sobanın borusuna dolanan sigara dumanı gibi birbirinden ayrışır, tavan tahtalarında desenler çizerek yukarı kıvrılırdı. Okul müdürümüz ise bütün bu hengâmenin ortasında, toprağın hafızasını terk etmemiş bir taşra bilgeliğiyle, maarifin en çetrefilli meselesini dahi köyünden getirdiği bir meselle çözmeye gayret ederdi. Üstelik aynı aileden, aynı ocaktan birden çok öğretmenin varlığı, hem mahallenin hem de koridorların havasını belirlerdi; onların sözü biraz daha gür, adımları biraz daha rahattı.
Her sene sekizinci sınıfları mezun eden rehber muallimler arasında, ortaokul eşiğine adım atacak yeni sınıfları kapmak için sessiz ama amansız bir yarış başlardı. Hangi şubenin veli profili zengin, hangi çocuğun ailesi söz sahibi, önceki sınıf öğretmeni nasıl bir disiplin kurmuş? Günlerce bu hesapların çetelesi tutulur, fısıltılar koridorlarda yankılanırdı. Ben ise bu telaşın uzağında, sırtımı duvara yaslayıp sadece seyrederdim. Neticede herkes zahmetsiz, pürüzsüz sınıfları birer birer sahiplendi; geriye kimsenin elini sürmek istemediği, daha bıyığı terlememiş çocuklarına iflah olmaz yaftası vurulmuş o sahipsiz sınıf kaldı.
Bana düşen, işte o sınıftı.
İlk ders zili çalıp tahtanın önüne geçtiğimde, tahta sıralardan bana bakan kırk çift gözde aynı kederi ve itilmişlik hissini gördüm. İmtihanları mektep defteriyle değil, doğrudan hayatın ayazıyla başlamış çocuklardı bunlar. Birbirlerine bile tutunacak mecalleri, bir sınıf olduklarına dair inançları yoktu. Bu çocuklara evvela bir sınıfa, yaşayan bir yuvaya ait olduklarını hissettirmek icap ediyordu. Ceplerimiz dar, bütçemiz sınırlıydı ama niyetimiz kaviydi. O günün parasıyla denkleştirdiğim on beş milyon lirayla çarşıya gidip kucak dolusu top aldım; meşin futbol topları, voleybol ve basketbol topları… Mektebin karanlık, kömür kokan sığınağından hurdaya ayrılmış sac bir dolap bulup çıkardım. Tozunu silip sınıfın arka köşesine yerleştirdim, kapağına bir zincir dolayarak ucuna sağlam bir asma kilit vurdum. Sınıfın en hareketli, ele avuca sığmaz delikanlısını da o dolabın emanetçisi tayin ettim.
Küçük bir kilit, koca bir itimat kapısı araladı. Teneffüs zili çaldığında emanetçi anahtarı vakarla çevirir; topunu kapan bahçeye koşar, zil vurduğunda ise aynı top ter damlalarıyla birlikte o dolaptaki yerine intizamla dönerdi. Birbirine pas vermeyi, sokakta itilip kakılırken mektepte bir olmayı öğrenen o çocukların bakışlarındaki ışıltı, çok geçmeden defterlerine de sirayet etti. Üstü başı toz içindeki sınıf, kısa zamanda mektebin en intizamlı, parmakları derste en çok kalkan, duruşu en vakur sınıfı haline geldi. Her geçen gün, kökleri kayaya tutunmuş taze bir fidan gibi gürbüzleşiyorduk.
Mevsimlerden sonbahardı; sınıfın kapısı dersin ortasında usulca tıkırdadı. İçeriye şehir dışından nakille gelen bir kız çocuğu girdi. İncecik, narin, başı hafifçe öne eğik… Bize bir asker kızı olduğu söylenmişti. Sesi adeta kendi içine akardı; varlığıyla yokluğu bir, defterinin kenarına titizlikle not alan, teneffüslerde pencere pervazına yaslanıp mahallenin çatılarından öteye, çok uzak ufuklara bakan bir çocuk… Kendi halinde, vakarından ödün vermeyen mahcup bir gölge gibi karıştı aramıza.
Ben muallimlik hayatım boyunca çocukların kalbine giden gizli patikaları aradım durdum. Ayda bir sınıfa küçük, beyaz kâğıtlar dağıtırdım. İsim yazmak yok, derdim, Sadece kalbinizden ne geçiyorsa; bir sevinç, bir kırgınlık, sakladığınız bir arzu… Yazın ve masama bırakın. O kâğıtlar, çocuk ruhunun en sahici aynasıydı. Kimi mahalledeki kıza duyduğu utangaç hevesi dökerdi satırlara, kimi delik ayakkabısından sızan yağmur suyunu… Bazen akşamüstleri diğer muallim arkadaşlarla oturur, bu çocukça samimiyeti okur, çayımızın buğusunda tebessüm ederdik.
Yine öyle bir kış ikindisiydi. Kâğıtları toplamış, demlikten taze bir çay doldurup öğretmenler odasının tenhalığına çekilmiştim. Kâğıtları tek tek açıyordum. Babam bana kırmızı bir bisiklet alsa…, Öğretmenim falanca sıra arkadaşım bana hiç pas vermiyor… Yüzümde tebessüm bırakan, bilindik çocukluk halleri…
Derken, birkaç kez özenle katlanmış, kenarları tırnakla iyice ezilmiş küçük bir kâğıt ilişti elime. Katlarını usulca açtım. Sayfanın en başında, kurşun kalemle kâğıdı delercesine bastırılarak yazılmış tek bir cümle duruyordu:
Öğretmenim, ben size yalan söyledim…
Elimdeki çay bardağı öylece havada asılı kaldı. Devamını okudukça odanın rutubetli havası ciğerime oturdu, boğazıma koca bir taş düğümlendi.
Asker kızı dedikleri o sessiz yavru, satır satır kendi yangınını dökmüştü kâğıda. Babası sınır boylarında vazife yapan bir askerdi evet; lakin içine düştüğü borç batağından kurtulamamış, alacaklıların şerrinden kaçarak ailesini geride bırakıp sırra kadem basmıştı. Mektupta; gecenin bir yarısı kapıya dayanan tekinsiz adamları, evin pencerelerini kırıp geçen kurşun seslerini, annesinin mutfakta elleriyle ağzını kapatıp sessizce döktüğü gözyaşlarını ve kardeşleriyle birlikte yatakların altına sinip sabahın ilk ışıklarına kadar nasıl titrediklerini anlatıyordu. Her harfi bir damla gözyaşıyla mürekkeplenmiş, her hecesi çocuk omuzlarına bindirilmiş koca bir enkaz gibiydi.
Kâğıdı usulca masanın üzerine bıraktım. Çayım buz kesti, dışarıda gün kavuştu, okulun koridorları derin ve kimsesiz bir sükûnete gömüldü. Masaya çöktüm; o kâğıdın başında, o sabinin sessiz çığlığı karşısında içim boşalırcasına ağladım. Milenyum nutuklarının, cafcaflı dünya vaatlerinin ve öğretmenler odasında duman altı olmuş o kısır münazaraların ne denli beyhude, ne denli sahte olduğunu; o beyaz sayfadan göğsüme saplanan kurşun sesleri bana bir kez daha öğretti.
Aradan çeyrek asır geçti. Takvimler eskidikçe eskidi, yeni binyıllar devrildi. Neden bilmem, bugün masamın başına oturduğumda, o küçük kızın titrek el yazısı yeniden gelip bağrımın tam ortasına saplandı. İstedim ki o sessiz çığlık, zamanın unutkan dehlizlerinde kaybolup gitmesin; bir muallimin heybesinde saklanan en ağır emanet olarak burada, bu satırlarda nefes almaya devam etsin.
