
KÜLÜN İÇİNDEKİ KURTULUŞ
Uçsuz bucaksız maviliğin ortasında, köpüklerin ve uğultulu dalgaların arasından bir tahta parçasına tutunarak çıkabilmişti bu kara parçasına. Gemisi, gecenin karanlığında hırçın sulara gömülürken hayatı da o derinliklerde kayboldu sanmıştı. Fakat kader, onu bu kimsesiz adanın ıslak kumsallarına fırlatıp bırakmıştı.
İlk günler, ufkun çizgisinde kaybolan gözleriyle bir yelken, bir duman, insan elinden çıkma küçücük bir işaret aramakla geçti. Günler haftalara, haftalar aylara devrildi. Dalgaların kıyıya vuran tekdüze sesi, adadaki mutlak yalnızlığın en acımasız şahidiydi. İnsan sesine, bir selamın sıcaklığına duyduğu hasret günden güne büyüse de hayat devam etmek zorundaydı. Beklemekle kurtuluş gelmiyordu.
Vakit kaybetmeden işe koyuldu. Ormanın derinliklerinden ellerini kanata kanata kestiği dalları, kıyıya vuran kuru kütükleri ve sazlıkları topladı. Haftalar süren meşakkatli bir emeğin ardından, başını sokabileceği, rüzgârdan ve vahşi hayvanlardan korunabileceği küçük bir sığınak inşa etti. O kulübe, sadece ağaçtan ve ottan ibaret bir barınak değildi; onun hayata tutunma gayreti, sabrı ve emeğiydi. Akşamları kulübesinin önünde oturup gökyüzündeki yıldızları seyrederken içini kaplayan huzur, ona bu ıssız adada bile bir yuva kurabileceğini fısıldıyordu.
Fakat bir gece, tabiat ansızın yüzünü sertleştirdi.
Gökyüzü kurşuni bir ağırlıkla adanın üzerine çöktü. Ağaçları kökünden sökecekmiş gibi esen fırtına, denizi adeta ayağa kaldırdı. Şimşekler göğün bağrını yırtarcasına çakıyor, peşinden gelen gök gürültüleri toprağı titretiyordu. Derken, kulakları sağır eden bir çatırtıyla kör edici bir ışık indi yeryüzüne. Yıldırım, adamın binbir emekle ördüğü kulübesinin tam ortasına düşmüştü.
Saniyeler içinde yükselen alevler, kuru dalları ve sazları acımasızca yuttu. Yağan sağanak bile o yangını söndürmeye yetmedi. Adam, çaresizlik içinde donakalmıştı. Gözlerinin önünde, aylardır döktüğü alın teri, ellerindeki nasırlar, umudu ve tek dayanağı cayır cayır yanıyordu. Yangın dindiğinde, geriye sadece rüzgârın savurduğu simsiyah bir kül yığını kalmıştı.
Dizlerinin bağı çözüldü, ıslak toprağa çöktü. Boğazında düğümlenen acı, yerini derin bir siteme bıraktı. Neden? diye mırıldandı gözyaşları içinde, göğe bakarak. Bunca yalnızlık yetmedi mi? Tek sığınağım, tek varlığım buydu… Neden elimden aldın?
Tükenmişti. Mücadele edecek gücü de sabrı da kalmamıştı sanki. Fakat kalbinin en kuytu yerinde, insanın çaresiz kaldığı o nihai eşikte beliren kadim bir hakikat uyandı. Siteminin yerini usulca bir teslimiyet aldı. Ellerini açtı; “Sen bilirsin Rabbim,” dedi fısıltıyla. “Şüphesiz benim aklım da gücüm de yetmez. Sana bıraktım.”
İçindeki fırtına dindiğinde, ruhuna garip bir dinginlik çöktü. Islak kumlara uzandı ve hüznün getirdiği o derin, sükûnet dolu uykuya daldı.
Gecenin karanlığı çözülüp fecre doğru ufuk kızıllaşmaya başladığında, rüzgârın taşıdığı seslerle gözlerini araladı. Uzaktan, dalgaları yararak adaya doğru yaklaşan bir kürek sesi geliyordu. Şaşkınlıkla doğruldu, ovuşturduğu gözlerine inanamadı. Kıyıya demirlemiş heybetli bir gemi ve sahile doğru kürek çeken beyaz bir kayık…
Kayık kumsala yanaştı, içinden inen denizciler koşarak adama sarıldılar. Adam rüyada mı yoksa uyanık mı olduğunu anlayamadan, titreyen sesiyle sordu: Beni… Beni nasıl buldunuz? Bu ıssız adada olduğumu nereden bildiniz?
Kaptanın yüzünde tebessümle karışık bir şaşkınlık belirdi: Gece fırtınanın ortasında gökyüzüne yükselen o kocaman ateşi gördük. Bize işaret fişeği yaktığını düşündük ve rotamızı buraya çevirdik. Eğer o yangın olmasaydı, bu adanın yanından geçip gidecektik.
Adam olduğu yere yığılır gibi oldu. Bakışları, birkaç adım ötede tütmekte olan o simsiyah kül yığınına kaydı. Yüreğini yakan, onu derin bir kedere ve siteme sürükleyen o yangın; meğer hayatının en büyük felaketi değil, beklediği kurtuluşun ta kendisiymiş. İnsanın felaket sandığı külün altından, ilahi takdirin aydınlığı çıkmıştı.
Kelam-ı Kadim’in o derin hakikati kulaklarında yankılandı: “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır ve yine olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Gemiye binerken geride bıraktığı adaya son kez baktı. Artık biliyordu ki, hayatın fırtınaları bazen insanın kurduğu çatıları yıksa da, açılan boşluktan içeri sızacak kurtuluş ışığının habercisidir. Bize düşen; yıkılan her kulübenin ardından yeisse kapılmadan, külün içindeki hayrı görebilecek bir teslimiyetle yola devam etmektir.
