Acem Asaf Yıldırım yazdı, Hızır’la 40 Saat (7)

ÇOCUKLARIN ÇİZDİĞİ HIZIR

O yaz ikindisi, asırlık çınarların gölgelediği eski bir taş avlunun serin merdivenlerinde oturmuş, zamanın o sessiz ve telaşsız akışını izliyordum. Gökte bütün heybetiyle parlayan güneş, her şeyi kendi aydınlığında eritiyor; gölgeleri ince, uzun çizgiler hâlinde Arnavut kaldırımlarına seriyordu. Etrafta, sükûneti incitmekten korkarcasına kanat çırpan serçelerin nazik hışırtısından başka bir ses yoktu.

İşte tam o efsunlu anın kalbinde, biraz ötemde oturan iki küçük çocuğun fısıltıları sessizliğin perdesini araladı. Bu fısıltılar, sıradan bir çocuk oyununun ötesinde, kadim bir sırrın ağırlığını taşıyordu.

Ellerinde, zamanın sarartıp kenarlarını buruşturduğu eski bir defter yaprağı ve ucu kırıla kırıla küçülmüş, yorgun bir kurşun kalem vardı. Biri, tüm dünyayı o kâğıdın içine sığdırmak istercesine eğilmiş, titrek ama kararlı çizgilerle bir şeyler çiziyor; diğeri ise nefesini tutmuş, sanki bir mucizenin doğuşuna şahitlik ediyormuş gibi ağabeyinin her hareketini büyülenmiş gözlerle izliyordu.

Bak kardeşim, dedi kalemi havada yavaşça gezdiren çocuk, sesinde yaşından beklenmeyecek bir vakarla. Hızır’ın yüzündeki çizgiler derindir. Bütün yeryüzünün acılarını taşıyormuş gibi derin… Gözleri ise berrak bir su gibi parlar; öyle ki, en zifiri karanlığın ortasında bile bir fener gibi ışıldar.

Küçük kardeş, yüzü neredeyse kâğıda değecek kadar eğildi. Kâğıdın üzerinde yavaş yavaş beliren o şekiller, sıradan bir resim olmaktan çıkmış; adeta kâğıda dökülen sessiz bir duaya, göklere uzanan masum bir yakarışa dönüşmüştü.

Sağ kolu, diye fısıldamaya devam etti çizen çocuk, bir palmiye ağacı gibi dimdik göğe yükselir; yeryüzündeki bütün masumların dualarını toplayıp semaya iletmek için. Ama sol kolu, uzun ve kimsesiz bir kış gecesi kadar karanlıktır. Yüzü mü? Yüzü, kalplere yeni inmiş bir muştu kadar taze, bir ilkbahar sabahının serinliği kadar aydınlıktır.

Çocukların o saf, perdesiz ve bilgece sözlerini dinlerken içimden ılık bir ürperti geçti. O an anladım ki; onların bu kirlenmemiş tahayyülü, dünyanın en kalın, en bilge kitaplarının bile satır aralarında taşıyamadığı devasa bir hakikati kucaklıyordu.

Yaşı hep altmış üçtür, diye mırıldandı diğer çocuk, küçük bir derviş edasıyla. Gözlerinin önünde Rahman Suresi’nin serinliği, kalbinde Yasin’in inşirahı, kulaklarında ise Hira’dan kopup gelen o ilk ayetlerin gök gürültüsü vardır.

Büyük çocuk, elindeki o kırık uçlu kalemle Hızır’ın gözlerindeki o ilahi nuru resmetmeye çalıştı. Fakat ne o yorgun kalem ne de hırpalanmış kâğıt, o gözlerdeki sırrı tarif etmeye kâfi geldi. Ne var ki ben, kâğıda çizilemeyen o mucizevi ışığın parıltısını, resmi hayranlıkla izleyen küçük kardeşin o kocaman, masum gözlerinde gördüm.

Kardeşi, sanki bir rüyadan uyanıyormuş gibi derin bir iç çekerek fısıldadı: Ben Hızır’ı gördüm… Dağlarda, inzivaya çekilmiş ermişler için zeytin topluyordu. Sesi, çok uzak ülkelerden rüzgârla süzülüp gelen eski bir ilahi gibiydi. Ama yüzünde garip bir ürküntü vardı; tıpkı savaşlarda, yıkıntılar arasında çile çeken çocukların yüzündeki o tarifsiz acı gibi… Nefesi dağların en serin havasını taşıyordu ve yediği tek bir kuru lokma bile, solmuş bir gülün yeniden dirilişi gibiydi.

O an, serçelerin kanat sesleriyle kutsanmış o eski taş avluda, içime taş gibi ağır ve bir o kadar da aydınlık bir sır düştü. Anladım ki; Hızır, her zaman uzun yolların kıyısında, ıssız dağ başlarında rastladığımız o gizemli yolcu değildi. Hızır bazen, elinde kırık bir kalem tutan bir çocuğun titreyen parmaklarında; insanın kirlenmemiş, en saf hayalinin tam kalbindeydi.

Ve belki de Hızır’ı gerçekten görebilmek; büyüdükçe kaybettiğimiz o masumiyeti geri kazanmak ve bu yorgun dünyaya yeniden çocukların o şeffaf, apaydınlık gözlerinden bakmayı öğrenmekti.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top