KENTLERİN SESSİZ IŞIĞI

I. Suskun Kentin Yankısı
Gece vaktiydi. Yorgun adımlarım beni kadim bir kentin eşiğine taşıdığında, ay ışığında yıkanan taş surlar, zamanın bütün fırtınalarına meydan okuyan devasa bir heykel gibi dikiliyordu karşımda. Dışarıdan bakıldığında ebediyete kadar yaşayacakmış gibi duran bu şehir, içeri adımımı attığım an bambaşka bir yüze büründü. Yalnızca taşların değil, insan kalplerinin de çoktan harabeye döndüğü bu kentte, sessizlik soğuk bir fısıltı olup sardı bedenimi.
Açık duran kapılar, geçit vermeyen birer duvar gibi hissettiriyordu. Gecenin ağır karanlığını yırtan tek şey, eski binaların çatılarından süzülen yarasaların ince, tekinsiz çığlıklarıydı. Sessizliğe ve kimsesizliğe hapsolmuş bu koca şehirde, hayatta kalmayı başarabilmiş tek ruhlar onlardı sanki.
Sokaklar öylesine ıssızdı ki, adımlarımın sesi duvarlara çarpıp bir yankıya dönüşüyor, o sağır edici sessizliği binlerce kez çoğaltarak üzerime deviriyordu. Evlerin pencerelerinden içeri ilişti gözüm. Hemen her duvarda toza bulanmış kutsal metinler asılıydı ama kimsenin onlara dokunduğu yoktu. Kelimeler, anlamlarını çoktan yitirmiş, karanlıkta unutulmuş birer süs eşyasına dönüşmüştü. Belli ki bu şehrin insanları, bilginin aydınlığını kendi içlerindeki gölgelere hapsetmeyi seçmişti.
Yıkık dökük bir bağın önünden geçerken, gölgelerin içinden sıyrılan bir bekçiyle burun buruna geldim. Bakışlarında güvensizlik vardı; beni yersiz yurtsuz bir yabancı, belki de bir hırsız sanmıştı. Kendi kendime acı bir tebessümle mırıldandım:
Adım hırsıza çıkacak. Oysa ben buralara bir şey çalmaya değil; bu cansız, bu nefessiz şehirde soluk alan tek bir canlı, dokunmaya değer bir umut kırıntısı bulmaya geldim.
Ancak o bağda, gözleri dünyaya henüz açılmamış yavru kedilerin masumiyetinden başka, el uzatmaya değecek hiçbir şey bulamadım.
Zaman, bu şehirde ağır aksak sürünüyordu. Bir gün daha can verdiğinde, güneşin son ışıkları da surların uzun gölgelerinde eriyip kayboldu. Taşların bin yıllık soğukluğuna yaslanarak fısıldadım:
Ey batıdaki mağaralar… Beni bir bebek gibi kendi karanlığınızda uyutsaydınız da, yüzü bu kadar sert bir kente hiç ayak basmasaydım.
Adımlarım beni şehrin eski mezarlığına sürükledi. Birkaç mezar taşı, gecenin bağrında solgun bir ışık yayıyordu. Sanki bin yıl sonra doğacak çocuklara karanlıkta yol göstermek için nöbet tutan birer fener gibiydiler. Tam o esnada, telaşlı adımlarla yürüyen yaşlı bir adamla çarpıştım. Şapkası yere düştü. Eğilip usulca aldım ve ona uzattım; bir anlığına göz göze geldik. Tek bir kelime etmedi, teşekkür bile etmeden uzaklaşıp karanlığın içinde eridi. Belki de varlığımı hiç fark etmemişti.
Üzerine oturduğum taş, eski çağlardan kalma çivi yazılarıyla doluydu. Yanımdan geçen işçiler ve turistler için bu taş, yalnızca geçmişten arta kalan alelade bir kalıntıydı. Oysa benim için, zamana kazınmış, dilsiz bir çığlıktı. Göğe baktım; ay henüz doğmamıştı. İçimde, çok uzaklardan, belki de hiç bilmediğim bir diyardan kopup gelen şu dörtlük yankılandı:
Giydiklerin öyle ölümsüz büzülmüş ki,
Seni bir bardakta kaynayan abıhayat sandım.
Elim uzandığı yerde kaldı.
Ay ufukta belirdiğinde, onu karanlığın nöbetçisi olarak yerime bıraktım. Bu şehirde aradığım şeyi bulamamıştım, yola devam etmek zorundaydım. Gecenin ötesinde beni bekleyen başka bir kent vardı; insanların bir yanılsama gibi göğe yükseldiği ve bereketli buğday tarlalarının ateşe verildiği o delilik şehri…
II. Ateşin Yaktığı Boşluk
Yeni kentin kapılarına dayandığımda, surların ilk şehir kadar görkemli olduğunu gördüm; ancak içerisi en az diğeri kadar ruhsuz ve boştu. Görünürde kadınlar evlerin düzenini sağlıyor, hayatı ayakta tutuyor gibiydi ama yüzlerine sinen o sessiz yorgunluk, her şeyin koca bir yanılsamadan ibaret olduğunu fısıldıyordu.
Hükümdarlar, gündüzleri halkın önünde diz çöküp sahte gözyaşlarıyla af diliyor; gece çöktüğünde ise saraylarının gölgesinde eşsiz zulümlere imza atıyorlardı. İnsanlar, birer balon gibi kibrin rüzgârıyla göğe yükseliyor, yerçekimine yenilip yere çakıldıklarında ise ipleri kopmuş cansız birer kuklaya dönüşüyorlardı. Kalplerini diri tutmayı, nefes almanın anlamını unutmuşlardı.
O an kardeşim İbrahim geldi aklıma. Bana, kendi elleriyle yonttuğu mermer putları nasıl paramparça ettiğini anlatmıştı bir zamanlar. O günden sonra, yoluma çıkan her taş putu devirmiş, her heykeli kırmıştım. Ama bu kentte taştan putlar yoktu. İnsanlar putlarını kelimelere, kâğıtlara, yasalara ve unvanlara gizlemişti. Baltanın kesemeyeceği, taşın ezemeyeceği bu kâğıttan putları nasıl kıracağımı bilmiyordum.
Şehrin büyük meydanında durakladım. İnsanlar, önlerinde uzanan uçsuz bucaksız buğday tarlalarını delice bir hazla ateşe veriyorlardı. Ellerinde bir avuç pirinç vardı ama gözleri açlıktan dönmüştü. Kalabalıklaşıyor, çoğalıyor ama bir türlü doymak bilmiyorlardı. Birbirlerine anlamsızca bağırıyor, sonra içi boş metal borular gibi çarpışarak yeniden bir araya geliyorlardı. İnsanlığın, kendi elleriyle kendi anlamını nasıl yok ettiğine tanıklık ediyordum. Kalbim sıkıştı; omuzlarımdan, ruhumu donduran bir umutsuzluk rüzgârı geçti.
Ta ki o atları görene dek…
Kaosun ortasında, dar sokaklardan süzülerek yanıma geldiler. Gözlerinde insanlarda bulamadığım o derin, kadim güven; yelelerinde ise sabah rüzgârının serinliği vardı. Uzanıp birinin yelesini okşadığımda, kalbimin en derinlerinden gelen o tanıdık fısıltıyı duydum:
Hâlâ temiz bir yol var. Hâlâ bir ışık var.
O an anladım; kentlerin sağır edici sessizliği, vicdanları kör eden karanlığı ve tarlaları yakan ateşi arasından sağ çıkabilmek için, ışığı yalnızca gözlerimde değil, kalbimin tam ortasında taşımam gerekiyordu. Etrafımda sessizlik ve ateş birbirine karışmıştı ama biliyordum; her karanlığın ardında fethedilmeyi bekleyen bir aydınlık vardı ve ben, o ışığı aramaktan asla vazgeçmeyecektim.
III. Sonsuzun Fısıltısı
Şimdi yeniden o eski mezarlıkta duruyorum. Tam da içsel yolculuğumun başladığı, yaşlı adamla çarpıştığım o taşların arasında. Fakat bu kez ayaklarım toprağa daha sağlam, daha emin basıyor; gözlerim güneşe hiç olmadığı kadar parlak bakıyor. Elime dokunan her kuru yaprak, rüzgârla fısıldaşan her mezar taşı bana aynı kadim sırrı veriyor:
Yaşam, dünyada bıraktığımız nesnelerde değil, dokunduğumuz ruhlarda yankılanır.
Beni kucaklayan, adımı kulağıma ilk kez fısıldayan annemi hatırlıyorum. Onun şefkatli ellerinden devraldığım miras; şimdi yürüdüğüm her yolda, dokunduğum her taşta, gölgesine sığındığım her ağaçta yaşamaya devam ediyor. Kuruyan bir hurma dalı bana incinmeden sabretmeyi öğretti; damıtılmış gece gökyüzü, en koyu karanlıktan en parlak ışığı süzmeyi… Yavrusunu arayan bir deve, sevginin sınır tanımazlığını gösterdi bana; yıkılmış taş kemerler ise en büyük gururun bile zaman karşısında nasıl yerle yeksan olduğunu.
Ve ben şimdi tüm bu öğrendiklerimi, görünmez bir yük gibi omuzlarımda sessizce taşıyorum. Rüzgârın, gölgelerin ve yıldızların kulaklarına fısıldayarak yürüyorum.
Öğrendiklerim artık ölü taşlara kazınmış yazılarda değil; kalbimde, bakışlarımda ve geride bıraktığım ayak izlerimde yaşıyor. Aldığım her nefes, ağzımdan dökülen her söz, benden sonra bu yollardan geçeceklere bırakılmış bir işaret fişeğine dönüşüyor. Zaman ne kadar acımasızca, ne kadar hızlı akarsa aksın; ruhumda biriken bu yankı, bir umut ışığı olarak kalacak ve asla solmayacak.
Sessizlikle ateşin, ölümle yaşamın, geçmişle geleceğin birbirine dolandığı o ebedi anın içinde, ben artık sadece yorgun bir gözlemci değilim. Ben, o ışığı kalbinde taşıyan uyanık bir bekçiyim.
Çünkü o yankı; sonsuzluğun fısıltısı gibi, zamanın ötesinden süzülüp gelen bir nur gibi ruhumun tam ortasında duruyor ve bana, gerçekten yaşadığımı hissettiren o derin soluğu aldırıyor.
