Acem Asaf Yıldırım yazdı, Hızır’la 40 Saat (10)

Hızır’la 40 Saat (10) YÜRÜYEN KİTAP

Güneş tam tepedeydi. Bozkırın yakıcı sıcağı, göğün bütün ağırlığını omuzlarıma yüklemiş gibiydi. Öğle vaktinin katran misali yayılan, havayı ağırlaştıran sessizliğini yalnızca katırların düzenli ayak sesleri bozuyordu. Toynakların kuru toprağa her vuruşu göğe çarpıyor, cevabı bilinmeyen bir bilmece gibi yankılanarak geri dönüyordu. Bu sessiz kafileye ilk katıldığımda, içimde kelimelere dökemediğim, uğultulu bir nehir akıyordu sanki korku ile merakın birbirine dolandığı, serin ve tekinsiz bir nehir… Hiç bilmediğim, sonunu göremediğim bir ufka doğru adım atıyordum.

Aralarında en tecrübesiz olanı, en genç bendim. Yüzlerindeki derin çizgilerle, her kıvrımda başka bir menzilin, başka bir rüzgârın hikâyesini taşıyan o adamların arasında, rüzgârda titreyen ürkek bir yaprak gibi hissediyordum kendimi. Onların bakışları ufku yaran bir ok kadar keskin, adımları toprağı mühürlercesine netti. Benimse yüreğim dar bir kafese kapatılmış bir kuş gibiydi; gökyüzüne kanat çırpmak isterken korkuyla siniyor, yürüdüğüm her adımda göğüs kafesim biraz daha daralıyordu.

Derken, benden birkaç yaş büyük olan Selman usulca yanıma sokuldu. Gözlerinde yola çıkmış olmanın verdiği cesur bir ışıltı vardı; ancak dudaklarının kenarında henüz cevabını bulamadığı o büyük kâinatın sorgusu duruyordu.

-İlk yolculuğun mu? diye sordu. Sesi, çöldeki kum taneleri kadar pürüzsüz, rüzgâr kadar sakindi.

-Evet, diyebildim, kendi sesimden çekinerek, bir fısıltı hâlinde.

-O zaman çok susacak, çok bakacaksın, dedi gözlerini ufuktan ayırmadan. Çünkü bu yol, insana konuşmaktan ziyade, susarak anlamayı öğretir.

Kafileye, herkesin sadece Reis diye seslendiği iri yapılı bir adam önderlik ediyordu. En önde yürür, başının üzerinde daima bir şemsiye taşırdı. Bunu güneşin yakıcılığından korktuğu için değil; kafileye liderlik etmenin, omuzlarındaki o ağır sorumluluğun vakur bir nişanesi olarak yapardı. Onun kendinden emin, toprağı incitmeden ama sağlam basan adımlarına baktıkça anlıyordum: Bu yolculuk yalnızca ayaklarla, menzil aşmak için yapılmıyordu. Bizler, görünmeyen bir kitabın satırlarında yürüyorduk ve attığımız her adım, toprağa yazılan yeni bir sayfaydı.

Aramızda bir de Hammât vardı; yılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan, sessiz bir ihtiyar… Uzun, ak düşmüş sakalları göğsüne iner, o derin kuyuları andıran gözleri hep uzaklara bakardı. Neredeyse hiç konuşmazdı; fakat öyle zamanlar gelirdi ki, bana dönüp attığı tek bir durgun bakış, içimde biriken onca karmaşık sorunun en berrak cevabı oluverirdi. Selman bir gün eğilip kulağıma fısıldamıştı:

-O, ömrünü bu yollara vermiş. Sorularını bir gün mutlaka ona sorarsın; ama sakın sabırsızlanma. Onun zamanı, bizim akıp giden zamanımıza benzemez.

Günlerce yürüdük. Gökkuşağından dökülmüş gibi duran renkli çakılların süslediği serin ırmaklardan geçtik; berrak suların üzerinde kanat çırpan hüthüt kuşları yolumuza yoldaş oldu. Sarp kayalıklarda, bizden çok önceleri bu yollardan geçmiş insanların kazıdığı eski, silinmeye yüz tutmuş yazılar gördük. Sanki kendi kaderlerini, unutulmasın diye sabırla taşa işlemişlerdi. Bazen toz bulutunu yararak bir atlı geçerdi yanımızdan; rüzgâr gibi hızla ileri atılır, sonra yavaşlar, ardındakilere sadece onların anlayabileceği sessiz, gizemli buyruklar verirdi. Biz o sessiz buyrukların sırrını bilmezdik, sadece başımızı eğer ve yürümeye devam ederdik.

Soğuk bir çöl gecesinde, yaktığımız cılız ateşin başında, o titrek alevlerin aydınlattığı yüzüne bakarak Selman’a sordum:

-Korkmuyor musun bu sonsuz boşluktan?

Ateşin içine dalıp giden gözlerini kırpmadan, -Korkuyorum, dedi. -Fakat korkmak ile o korkunun içinde büyümek arasında incecik bir çizgi vardır. Biz işte o çizginin tam üzerinde yürüyoruz.

Yol bizi yüksek, karlı dağlardan indirip vadilere taşıdı. Yüzleri güneşten, rüzgârdan kavrulmuş, az konuşup çok dinleyen farklı kabilelerle karşılaştık. Dikkatimi çekti; o yüzlerce insanın içinde, reislerinden sadece birinin başının üzerinde şemsiye vardı. İşte o vakit idrak ettim: Biz aslında canlı, nefes alan, yürüyen bir kitaptık. Her adımımız geleceğin sayfalarına kazınıyor, bir efsane gibi kuşaktan kuşağa taşınmak üzere yola devam ediyordu.

Günler, haftalar sonra bozkırın sessizliğini geride bırakıp ışıl ışıl, gürültülü kentlerin karmaşasına vardık. İşlemeli mermer çeşmelerin serinliği, çarşılardan yükselen şarkıların gürültüsü, birbirine karışan insan sesleri… İnsanlar hınçla bir şeyleri kırıp döküyor, sokakları kaplayan yoğun toz ve dünya telaşı yüzlerimizi karartıyordu. Şehrin o baş döndürücü, aldatıcı cazibesine öylesine kapılmıştım ki adımlarım yavaşladı, neredeyse kafilemi gözden kaybedecektim. O karmaşanın tam ortasında, Hammât’ın o nasırlı, güçlü eli kolumu kavradı. Gözlerimin ta içine bakarak sessizliğini bozdu:

-Yolun cazibesi taşta, mermerde, dışarıda değil; içeridedir çocuk.

Bu tek cümle, üzerime serpilen soğuk bir su gibiydi; anında kendime geldim. Tam o esnada uzaklardan, kalbimin en derinlerine işleyen bir ezan sesi yükseldi, peşinden semayı dolduran bir Kur’an tilaveti… İşte o an, şehrin gürültüsünün ruhumda yarattığı bütün o karmaşa ve karanlık, bir sabah sisi gibi dağılıp gitti.

İlerledikçe gökyüzünde tarif edilmez bir aydınlık belirdi. Sanki gök, aynı anda iki güneş ve dört ay doğurmuştu. Sadece doğu değil, batı da ışığa gark olmuştu; gözlerim kamaştı. Yürüyen o sırrı kitabın sayfaları artık ışıkla çevriliyor, bunca zaman yürüdüğümüz yolun nihai sırrını ifşa ediyordu.

O ilahi aydınlığın içinde, duruşlarıyla insana sonsuz bir huzur veren kadınlar belirdi. Yüzlerinde nurdan bir örtü vardı ve sanki hepsinin adı Meryem’di. Işıkla örülmüş, dünyevi olmayan birer rüya gibiydiler; oracıkta durmuş, şefkatle bizi bekliyorlardı. Göğüs kafesimdeki o ürkek kuş şimdi bambaşka bir heyecanla, umutla çırpınıyordu. İçlerinden biri yavaşça bana doğru yaklaştı; gözleri tıpkı Hammât’ınki gibi, insanın içini serinleten derin, sakin bir göl gibiydi.

-Bu yolun en genci sensin, dedi, sesi ruhumu sararken. -Söyle bana, neden buradasın?

-Öğrenmek için, diye fısıldadım başımı eğerek. -Görünmeyeni, o büyük sırrı anlamak için.

Meryem gülümsedi. Yüzündeki o şefkatli tebessüm, günlerdir çektiğim bütün yorgunluğu silip süpürdü:

-Görünmeyen, kelimelerle, uzun cümlelerle değil; ancak sabırla attığın adımlarla öğretilir. Sen yeter ki vazgeçme, yürümeye devam et.

O an, yola çıktığım ilk gün içimde kopan o korku dolu uğultu, yerini kalbimi titreten bir teslimiyet şarkısına bıraktı.

Bir gece, hiç beklenmedik bir anda fırtına koptu. Kafilemizden, sırtında yaşlı ve kimsesiz bir adamın bütün erzağını taşıyan bir katır karanlıkta kayboldu. İhtiyar adam çaresizlik içinde toprağa çökmüş, sessizce ağlıyordu. Selman’la birbirimize baktık, tek kelime etmeden karanlığın, uluyan rüzgârın içine daldık. Saatler süren arayışın ardından katırı bulup kampa geri getirdiğimizde, ihtiyar adamın yüzündeki o minnettar tebessüm, Selman’ın gözlerindeki ifadeyle birleşti. Selman, omuzuma dokunarak usulca fısıldadı:

-Yol sadece kendin için, kendi menzilin için yürünmez çocuk. Yol, başkalarının yükünü omuzlayabildiğin kadar senindir.

Onun bu sözünü, ömrümün sonuna kadar yüreğime kazıdım.

Günler, haftalar, aylar geçti. Attığım her adımda, göğüs kafesimdeki o ürkek çocuğun biraz daha büyüdüğünü, olgunlaştığını hissettim. İçimdeki uğultu artık bilinmezliğin korkusu değil, bana yol gösteren bilge bir öğretmenin fısıltısıydı. Öğrendim ki; “görünmeyen” o büyük irade; insanı bazen fırtınalarla zorlayarak, bazen koca bir çöl ortasında susturarak, bazen de bir tebessümle aydınlatarak yontar ve öğretirmiş.

Reis, şemsiyesiyle yine en önde, vakarla yürüyor. Hammât, o derin sükûnetiyle her şeyi seyrediyor. Selman ise en zor anlarımda hemen yanımda beliriveriyor. Ve nur yüzlü Meryem’in o eşsiz sözü, içimde hiç sönmeyen bir fener gibi yanıyor: -Yürümeye devam et.

Size ötesini, yolun varacağı son menzili anlatamam. Çünkü bazı kadim sırlar kelimelere sığmaz; sadece ayaklarınızın kanamasıyla, o yolları bizzat yürümenizle öğrenilir. Ben bu sessiz kafileye, dünyadan bihaber, yüreği titreyen bir çocuk olarak katıldım. Fakat o yürüyen kitabın tozlu sayfalarında cehaletimi, gençliğimi ve korkularımı bırakıp bambaşka biri oldum.

Artık biliyorum: Bizler, varlığından şüphe duyulmayan o büyük görünmeyenin aciz öğrencileriyiz. Ve toprağa vuran her bir adımımız, onun o sonsuz öğretisinde yazılan minicik bir satırdan ibarettir.

Bir Cevap Yazın

Yukarı Çık