
Son Vardiyanın Gururu
Mezuniyet töreninden önceki geceydi. Selim, elindeki telefonu sıkıca kavramış, boğazına düğümlenen o koca yumruyu yutkunarak eritmeye çalışıyordu. Ahizeden gelen o derin sessizliği, babasının yorgun nefes alışverişleri bölüyordu. Baba, dedi Selim, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak, yarın geleceksin değil mi?
Karşı tarafta, inşaatın şantiyesinden gelen rüzgâr uğultusuna karışan uzun bir sessizlik oldu. Sonra babası Cemal Usta’nın o mahcup, kısık sesi duyuldu: Oğlum… İşler o kadar yoğun, işin başından o kadar aşkın ki… Nasıl geleyim?
Selim’in omuzları çöktü. İçinde camdan bir kule tuzla buz olmuştu. İnsan hayatta bir kere mezun oluyor baba… Diyebildi sadece.
Biliyorum aslan oğlum, dedi babası yutkunarak, hakkını helal et.
Telefon kapandığında Selim, o koca şehirde kendini yapayalnız hissetmişti. İçindeki hüzün ve kırgınlık, o gece sabaha kadar gözüne uyku girmesine mani oldu.
Ertesi gün, üniversitenin devasa konferans salonu adeta bir şölen yeri gibiydi. Işıl ışıl avizelerin altında, kadife koltukları dolduran şık takım elbiseli babalar, zarif döpiyesli anneler evlatlarının gurur gününe tanıklık etmek için yerlerini almıştı. Tören başladı; açılış konuşmaları, selamlamalar, İstiklal Marşı ve dekanın o uzun, tumturaklı tebrikleri peşi sıra akıp gitti.
Sıra diplomaların takdimine gelmişti. İsimler tek tek okunuyor, sahneye çıkan her genç salonda kopan alkış tufanıyla karşılanıyordu. Nihayet mikrofonlarda o isim yankılandı: Selim Karaca!
Selim, cübbesinin eteklerini toplayıp ağır adımlarla sahneye doğru yürürken, salonun en arkasındaki devasa ahşap kapı tok bir gıcırtıyla aralandı. İçeri sızan gün ışığının ortasında bir silüet belirdi.
Kapıda, üzerindeki çimento lekeli iş tulumu, çamurlu çelik burunlu botları ve elinden hiç düşürmediği sarı baretiyle Cemal Usta duruyordu. Bütün gece hiç uyumamış, sabahın ayazında eve bile uğramadan, üzerini değiştirmeye dahi fırsat bulamadan oğlunun bu en mutlu gününe nefes nefese yetişmişti.
Cemal Usta, yorgunluktan çukurlaşmış gözleriyle o devasa salonda gururla oğlunu aradı. Ancak içerideki şaşaayı, etrafa yayılan pahalı parfüm kokularını ve şık insanları görünce bir an duraksadı. O koca yürekli adam, ‘Acaba bu hâlimle içeri girsem oğlumu utandırır mıyım?’ düşüncesiyle eşikten içeri adım atmaya cesaret edemedi.
Tam o esnada, sahnenin merdivenlerinde dekanın elinden diplomasını almak üzere olan Selim ile eşikte boynu bükük bekleyen babasının gözleri buluştu. Selim’in yüzünde, bütün kırgınlıkları silip süpüren, güneş gibi aydınlık bir tebessüm belirdi. Diplomasını uzatan dekana kısa bir an başıyla selam verip sahneden aşağı, koşar adım inmeye başladı.
Kalabalığın şaşkın bakışları arasında koridoru boydan boya geçip babasının yanına koştu. Cemal Usta, oğlunun o pırıl pırıl cübbesiyle kendisine yaklaştığını görünce telaşlandı, kir pas içindeki ellerini arkasına saklayarak bir adım geri çekildi:
Dur oğlum, diye fısıldadı çatallı bir sesle, üstün kirlenir, bana sarılma.
Selim, babasının o arkasına sakladığı, nasır tutmuş, harç kurumuş ellerini çekip aldı ve sımsıkı tuttu. Baba… dedi gözlerinden yaşlar süzülürken, bu eller beni hayatım boyunca hiç utandırmadı ki şimdi utandırsın. Bu diploma benden çok, senin bu ellerinin hakkıdır!
Selim, babasının koluna girip onu sahneye doğru yürüttü. Pırıl pırıl bir mezuniyet cübbesi ile çimentoya bulanmış bir işçi tulumu, o büyük sahnenin ortasında yan yana durdu. Selim diplomasını dekanın elinden alıp doğrudan babasının nasırlı ellerine bıraktı.
Cemal Usta, gözyaşlarına daha fazla hâkim olamadı. Oğlunun kulağına eğilip o büyük sırrını fısıldadı: Öğrenci evinin son bir aylık kirası kalmıştı oğlum… Dün gece o vardiyaya kalıp, o kirayı denkleştirdim de öyle geldim. İstedim ki benim oğlum, hayata atılacağı bu ilk gün kimseye borçlu kalmasın, kimsenin karşısında boynu bükülmesin. Mezuniyetine dimdik, huzur içinde çıksın.
Selim, duydukları karşısında olduğu yere çakılıp kaldı. Boğazına koca bir düğüm oturmuştu. Mikrofona doğru ilerledi, derin bir nefes aldı ve o koca salona dönerek titreyen ama gür bir sesle haykırdı:
Siz burada sadece benim adımı görüyorsunuz. Ama bu diplomanın her bir satırında, babamın dökülen alın teri var! Babam bana biraz önce ben okuyamadım, bari sen oku demiştim dedi. Evet, o okuyamadı… Ama benim yürüyeceğim yoldaki bütün o koca taşları, şu gördüğünüz nasırlı elleriyle sabırla tek tek temizledi!
Koca salona derin bir sessizlik çöktü. Ardından ön sıralardaki bir veli ayağa kalktı ve ellerini birbirine vurmaya başladı. Onu bir başkası, sonra bir diğeri izledi. Saniyeler içinde salondaki bütün öğrenciler, akademisyenler, o şık giyimli anneler ve babalar hep birlikte ayağa kalkarak, gözyaşları içinde o emektar babayı ve vefalı oğlunu dakikalarca ayakta alkışladılar.
Çünkü herkes o gün bir kez daha anlamıştı ki; bazı kâğıtların üzerinde sadece bir kişinin adı yazıyor olsa da, o başarının ardında görünmez bir ordunun gücü vardır. Bir annenin sessiz duası, bir babanın dökülen alın teri ve evladı için dünyayı sırtlanmaktan çekinmeyen o sarsılmaz emeği…
