KIRMIZI BİR RÜYAYI BÖLÜŞMEK

Kırmızı Bir Rüyayı Bölüşmek

Dicle’nin ağırbaşlı suları, binlerce yıllık bazalt taşların arasından kıvrılıp Hevsel’e can verirken, vadinin yamaçlarındaki küçük bir köy okulunda zaman başka türlü akardı. Sabah güneşi, çatlamış badanalı sınıfın kırık pervazlı pencerelerine vurduğunda, Matematik Öğretmeni Mehmet Bey tebeşir tozunun sis gibi asılı kaldığı havada derin bir nefes aldı.

Tahtada düzgün bir el yazısıyla yazılmış bir denklem duruyordu.

Mehmet Öğretmen, elleri toprağın ve soğuğun sertliğiyle çatlamış, gözleri ise Dicle’nin parıltısını taşıyan sekizinci sınıf talebelerine döndü. Ön sırada oturan, hırkasının kolları biraz kısa gelmiş Baran’a baktı tebessümle:

Diyelim ki çocuklar, dedi, sesine neşeli bir ton vermeye çalışarak. Manavdan aldığımız üç tahta kasada toplam yetmiş beş kilo çilek var. Kasaların ağırlığı eşitse, bir kasada kaç kilo çilek kalır?

Sınıfta bir anda derin, çıt çıkmayan bir sessizlik oldu. Mehmet Öğretmen birinin parmak kaldırmasını, bölme işleminin o basit sonucunu yirmi beşi söylemesini bekledi. Ama tahtadaki sayılara bakan gözlerde bir işlem telaşı değil, yabancı bir kelimenin bıraktığı ürkek bir gölge vardı.

Arka sıradan, çekingenliğiyle bilinen Dicle usulca elini kaldırdı. Sesi neredeyse fısıltı gibiydi:

Öğretmenim… Çilek ne ki?

Mehmet Öğretmen önce bir şaka sanıp gülümsedi. Sonra gözleri diğer sıralara kaydı; Baran başını önüne eğmişti, yanındaki Şiyar boş gözlerle tebeşire bakıyordu, Zelal merakla kirpiklerini kırpıştırıyordu.

Hiç mi yemediniz çocuklar? Diye sordu Mehmet Öğretmen, boğazına bir taş oturmuş gibi. Rengi kırmızı olur… Üzerinde minik minik benekleri vardır, mis gibi kokar.

Çocuklar bir ağızdan, hiçbir mahcubiyet duymadan, saf bir kabullenişle fısıldadılar:

Yok öğretmenim… Hiç görmedik ki. Yemedik.

O an tebeşir, Mehmet Öğretmen’in parmakları arasında dondu kaldı. İçindeki o soğuk, görünmez ses hemen fısıldadı: Sen matematik öğretmenisin. Müfredatını anlat, bölmeni, çarpmanı öğret geç. Çilek görmüşler mi, yememişler mi senin vazifen mi? Dünyanın derdi sana mı kaldı?

Ama maarif, sadece defter doldurmak değildi; bilmediği bir meyvenin kokusunu hayal bile edemeyen bir çocuğun hüznüne teğet geçerek insan kalınamazdı. O gün ders zili çaldığında Mehmet Öğretmen lojmanına doğru yürümedi; masasının başına oturdu, cebinden dolmakalemini çıkardı ve beyaz bir kâğıdın üzerine Bursa’daki ziraat mektebine, Uludağ’ın eteklerindeki çilek yetiştiricilerine hitaben bir mektup yazmaya başladı. Mektubunda sadece topraktan değil, o toprağın üstünde yaşayan çocukların henüz hiç tatmadığı bir renkten bahsetti.

On beş gün sonra köyün çamurlu yolunda beliren posta kamyonu, okulun bahçesine kökleri nemli talaşlara sarılı yüzlerce minik yeşil fide bıraktı.

Ertesi gün Mehmet Öğretmen matematik dersini bahçede yaptı. Tebeşirin yerini kazma kürek, defterin yerini okulun arkasındaki taşlı arazi aldı. Sıralar, aralıklar, suyun debisi, dikim açısı… Hepsi birer matematik problemiydi artık. Mehmet Öğretmen fideleri tek tek ellerine paylaştırdı çocukların ve tahtaya değil, toprağa bakarak konuştu:

Bu dönem matematik sınavınız kâğıtla kalemle olmayacak. Bu fideler sizin ödeviniz. Kim toprağına ne kadar iyi bakar, can suyu verir, onu dondan korursa; getirdiği çilek kadar not alacak.

O günden sonra köyde bambaşka bir mevsim başladı. Çocuklar sabahları gün ışımadan önce fidelerinin başına koşar oldu; otları yoldular, hayvan gübresini ölçüyle kardılar, saksı niyetine buldukları teneke kutularda bile yeşili büyüttüler. Toprakla sabrı, oranla orantıyı, emekle hayatı aynı anda öğrendiler.

Baharın sonuna doğru, Hevsel Bahçeleri yeşilin binbir tonuna bürünürken, okulun arkasındaki bahçeden ve çocukların hanelerinden mis gibi, mayhoş bir rayiha yükselmeye başladı. Yaprakların altından, minik yakut taneleri gibi pırıl pırıl parlayan kırmızı meyveler görünmüştü.

Sınav günü geldiğinde sınıfın içi bir bayram yerine dönmüştü. Masaların üzeri; kimi plastik bir yoğurt kabında, kimi anasının çeyizlik porselen tabağında, kimi özenle örülmüş küçük sepetlerde getirilmiş kıpkırmızı çileklerle doluydu. Kırmızı meyvelerin buğulu güzelliği, tebeşir kokulu odayı bir rüya bahçesine çevirmişti.

Mehmet Öğretmen gururla talebelerine baktı. Masanın üzerindeki meyvelerden birini eline aldı; kokusu bütün odayı sarmıştı. Gülümseyerek sordu:

E anlatın bakalım çocuklar… Tadı nasılmış? Beğendiniz mi bari?

Sınıf bir an yine derin bir sessizliğe büründü. Çocuklar birbirlerine baktılar. Sonra Baran boynunu büküp utangaç bir sesle konuştu:

Vallahi öğretmenim… Biz yemedik ki.

Mehmet Öğretmen şaşkınlıkla durakladı:

Niye yemediniz oğlum? Bunca aydır bu günü beklemiyor muydunuz?

Dicle gözlerini iri iri açarak, sınıftaki bütün çocukların ortak masumiyetini özetleyen o cevabı verdi:

Öğretmenim, siz dediniz ya getirdiğiniz çilek kadar not alacaksınız diye… Bir tanesini bile yeseydik notumuz kırılır, sınavdan düşük alırız diye korktuk. Dokunmadık hiçbirine.

Mehmet Öğretmen’in gözleri doldu; söyleyecek bir söz bulamadı, boğazı düğümlendi. Masanın üzerindeki çileklerden iki tanesini aldı; birini Baran’a, birini Dicle’ye uzattı. Sonra tabağı sınıfın tam ortasına bıraktı:

Sınav bitti çocuklar, dedi, sesi hafifçe titreyerek. Hepiniz yüz aldınız. Şimdi bu rüyayı bölüşme vaktidir.

O gün, o sınıfta ilk kez bir meyvenin tadı değil; hakkıyla verilmiş bir emeğin, sadakatin ve mahrumiyetin içinden filizlenen insanlık onurunun tadı alındı.

Aradan yıllar geçti. Mevsimler mevsimleri kovaladı.

Bugün Diyarbakır’da; Sur diplerinin gölgesinde, Ofis’in kalabalık caddelerinde, Dağkapı Meydanı’nda, ulu çınarların altındaki Ulu Cami avlusunda ve Dicle’nin iki yakasını kavuşturan On Gözlü Mervani Köprüsü’nün yanı başında dolaşırsanız, tezgâhların ardında güler yüzlü gençlere rastlarsınız.

Önlerindeki kasalarda Hevsel’in bereketli toprağında yetiştirilmiş, güneşin kokusunu taşıyan kıpkırmızı çilekler durur. O gençler, artık ne bir kasadaki çileğin hesabını şaşırırlar ne de o meyvenin kokusuna yabancıdırlar. Terazinin kefesine çilekleri koyarken, sadece bir meyveyi değil; kendilerine bir zamanlar kuru bir denklem yerine hayatın ta kendisini öğreten o muallimin ektiği tohumu tartarlar. Hem yerler afiyetle, hem satarlar; en çok da bir tebessümle gelen çocuklara uzatırlar bir avuç dolusu kırmızıyı… Çünkü bilirler: Paylaşılmayan hiçbir lezzet, hakiki bir bilgi değildir.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top