BAL RENGİ BİSİKLET VE HAYATIN TERAZİSİ

Bal Rengi Bisiklet Ve Hayatın Terazisi

Çocukluğumun o puslu Çankırı günleri… Subay lojmanlarının o nizamlı, gri binaları arasında dünyamızı renklendiren tek şey, tekerleklerin asfaltta çıkardığı o neşeli hışırtıydı. Bisikleti olan çocukların, o iki tekerlekli saltanatın üzerinde rüzgârla yarışırken yüzlerinde beliren mağrur ifadeyi uzaktan, iç çekerek izlerdim. Ben, o koca lojman bahçesinde bisikleti olmayan tek çocuktum. Bir tur atabilmek için sıraya girer, o demir atların eyerine bir anlığına oturabilmek uğruna çocukluk gururumu ayaklar altına alır, adeta yalvarırdım. Nihayet, sekizinci sınıfın o delişmen günlerinde, içimdeki bu ukdeye ve bitmek bilmeyen ezikliğe bir son vermeye karar verdim.

Babam, vakarını üniformasından alan, sert mizaçlı ama yüreği şefkatle çarpan bir subaydı. Evdeki gayriresmî makamı, akşamları çekildiği mutfaktı. Bir akşam, bütün cesaretimi toplayıp makamına çıktım. Baba, dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak, sana bir maruzatım var. Başını meşgul olduğu işten usulca kaldırıp o tok sesiyle nedir? dedi. Baba, geldik gidiyoruz şu fani dünyadan, hâlâ bir bisikletim yok benim…

Babam şaşkınlıkla gözlüklerinin üzerinden bana baktı: Sen bisiklet mi istiyorsun? Yahu, bunca vakittir neden söylemedin çocuk? Başımı öne eğdim, utandım baba, diyebildim sadece. Yüzünde garip, mütebessim bir ifade belirdi. Ya, gel buraya, lafı mı olur bunun! diyerek kolumdan tuttu. O an içimde kanat çırpan kuşları, sevinçten ve gururdan çatlayacak gibi olan göğsümü tarif etmem imkânsız. Ertesi gün, mahalleyi baştanbaşa geçerken karşıma çıkan herkese adeta bir fetih müjdesi verir gibi bisiklet almaya gittiğimizi haykırıyordum.

Ancak babamın adımları bizi ışıltılı, vitrinleri parlayan bir bisikletçiye değil, Çankırı çarşısındaki Neşeli adında, ahşap kasaların dizili olduğu mütevazı bir manava çıkardı. İçimden, Allah Allah, manavda bisiklet olmaz ki, babam beni buraya neden getirdi acaba? Herhalde bir bildiği vardır, diyordum. Babam, birkaç kasa elma aldı, parasını ödedi ve bana dönüp tut şunun ucundan, dedi. Elmalarla birlikte semt pazarının orta yerine kadar yürüdük. Ben hâlâ, elmaları bir tanıdığa emanet edip oradan o çok sevdiğim bisikletçiye koşacağımızı zannediyordum.

Pazaryerinin o mahşeri kalabalığı, sebze sesleri ve uğultusu içinde babam durdu, kasaları yere indirdi. Gözlerimin içine bakarak o keskin emri verdi: Sat bu elmaları, git bisikletini al.

Ve arkasına bile bakmadan o kalabalığın içinde yürüyüp kayboldu.

Hayatımda elime terazi almamış, pazarın o hırıltılı, telaşlı dünyasına hiç karışmamıştım. Gözlerim doldu, olduğum yere çöküp sessizce ağlamaya başladım. Etraftaki vefakâr pazar esnafı, yanaklarımdan süzülen yaşları görüp halimi sordular. Burnumu çekerek, babamın beni bu elmalarla bir başıma bırakıp gittiğini kırgın bir sesle anlattım onlara. Sağ olsunlar, bana acıyıp yol yordam gösterdiler, bir köşe açtılar. İçimde babama karşı dağlar gibi büyüyen bir öfke, boğazımda düğümlenen hüzünlü bir eda ile o elmaları satmaya başladım.

Fakat insan emeğin tadını bir kez almaya görsün… Günler geçtikçe o hüzün, yerini tuhaf ve sarsılmaz bir gayrete bıraktı. Pazarda elma satma işine kendimi öylesine kaptırdım ki, zamanla elmaların yanına yeni sebzeler, taze meyveler ekledim; işi epeyce ilerlettim. Lojmandaki arkadaşlarım beni o tezgâhın başında gördüğünde, mahalledeki karizmamın yerle yeksan olduğunu hissetsem de, avucumda biriken her kuruş, içimdeki o kırgın çocukluğu yavaş yavaş iradeyle onarıyordu.

Bir ayın sonunda, avuçlarımda kan ter içinde biriktirip buruşturduğum kâğıt paralarla babamın mutfaktaki makamına girdim. O esnada masasında oturmuş, sükûnetle kitabını yazmaya devam ediyordu. Çocukluk gururum ve alın terimin verdiği o dik başlılıkla, biriktirdiğim paraları masasının üzerine fırlattım. Git, dedim, bana o bisikleti al!

Babam hiçbir şey söylemedi, paraları usulca topladı. Ve bana bal renginde, pırıl pırıl, bol vitesli bir bisiklet aldı.

Ben o bal rengi bisikletin üzerinde Çankırı sokaklarında rüzgâra karıştım, çocukluğumun en güzel günlerini o pedalları çevirerek yaşadım. Ancak işin sırrına, hayatın o sessiz uyarısına yıllar sonra, olgunluk çağımda vakıf oldum. Benim bir ay boyunca pazarda didinerek biriktirdiğim ve masaya gururla fırlattığım o para, babamın aldığı o bal rengi bisikletin tek bir pedalını bile almaya yetmezmiş.

Babam bana o gün bir bisiklet almamıştı; bana şahsiyetimi, irademi ve hayatın ta kendisini hediye etmişti. Evine helal bir ekmek götüreceksen, hayallerine uzanacaksan, önce o koca dünyada ter dökmeyi, çaba göstermeyi öğrenecektin. İnsan, kendi emeğinin aynasında büyürdü. Geleceğin meçhul yollarında adımlayacak her genç, yürüyeceği yolun ciddiyetini, istikametini ve mücadele ruhunu işte bu azimle, hayatın kendi tezgâhında öğrenmelidir.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top