
İNSANLIĞIN DÜŞMANI, İNSANLIK
İnsanlık, kendi elleriyle kendisine düşman bir dünya kuruyor. Bunu söylerken savaşlardan, silahlardan, salgınlardan ya da büyük felaketlerden söz etmiyorum. Daha derin, daha sessiz ve belki de daha tehlikeli bir şeyden söz ediyorum: İnsanın, insanlığını yavaş yavaş kaybetmesinden… Modern insan hiç olmadığı kadar güçlü. Hiç olmadığı kadar hızlı. Hiç olmadığı kadar bilgili. Ama acaba insan kalabildi mi?
Bugün gökdelenlerimiz gökyüzüne yükseliyor fakat ruhlarımız küçülüyor. Şehirlerimiz büyüyor, evlerimiz çoğalıyor, yollarımız genişliyor; fakat birbirimize ayırdığımız mesafe de büyüyor. Bir zamanlar insan, yaptığı evin yalnızca içinde yaşanacak bir yapı olmadığını düşünürdü. Bir binanın bir ruhu, bir meydanın bir karakteri, bir sokağın bir hatırası vardı. Taşın üzerine yalnızca taş konulmaz, taşa bir anlam işlenirdi. Bir çeşmenin başında insan suyu içerken yalnız susuzluğunu gidermez; suyun nimet olduğunu hatırlardı. Bir caminin kubbesine bakarken yalnızca bir mimari yapı görmez, gökyüzüne yükselen bir duayı seyrederdi. Bir evin kapısındaki işçilik, sahibinin zenginliğinden önce estetik anlayışını anlatırdı. Bugün ise binalarımızın çoğu bize yalnızca şunu söylüyor: “Ne kadar metrekare?”
İnsan da giderek aynı soruya indirgeniyor: “Ne kadar tüketiyor?” Bir insanı artık çoğu zaman sahip olduklarıyla tanımlıyoruz. Hangi arabaya biniyor? Hangi telefona sahip? Nerede yemek yiyor? Hangi markayı giyiyor? Hangi semtte oturuyor? Kaç ülke gezdi? Kaç takipçisi var? Oysa insanın değeri hiçbir zaman sahip olduklarının toplamı olmadı. İnsanı insan yapan; merhameti, adaleti, vefası, zarafeti, ölçüsü, sabrı, fedakârlığı ve başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilmesiydi. Biz ise bütün bunların yerine tüketim kapasitesini koyduk. İnsan artık “Nasıl birisin?” sorusundan çok, “Neye sahipsin?” sorusuyla ölçülüyor. Böylece insan, kendisini bile tükettiği şeylerle tarif etmeye başladı.
Modern dünyanın en büyük kayıplarından biri de estetik duygusudur. Çünkü gerçek estetik, gözün gördüğü güzellikten önce kalbin güzeli fark etmesidir. Michelangelo’nun heykellerine baktığımızda yalnızca mermer görmeyiz; insan bedenine, emeğe, sabra ve güzelliğe duyulan hayranlığı görürüz. Bugün teknolojiyle istediğimiz biçimi birkaç saniyede üretebiliyoruz. Fakat güzelliği meydana getirecek sabrı giderek kaybediyoruz. Her şeyi hızlandırdık. Yemeği hızlandırdık. Ulaşımı hızlandırdık. İletişimi hızlandırdık. Üretimi hızlandırdık. Tüketimi hızlandırdık. Fakat insanın olgunlaşmasını hızlandıramadık. Çünkü insan bir makine değildir. İnsanın ruhu, teknoloji gibi işlemci gücü arttıkça gelişmez. İnsan; tecrübe ederek, acı çekerek, düşünerek, severek, kaybederek, affederek ve başkasına iyilik ederek büyür.
Tabiatla ilişkimiz de değişti. Eskiden insan tabiatın sahibi değil, emanetçisi olduğunu düşünürdü. Şimdi ise tabiatı bir kaynak olarak görüyoruz. Ağaç kereste, nehir enerji, toprak arazi, deniz manzara, hayvan ürün, dağ maden, orman metrekare… Her şeyi fiyatlandırdığımızda, her şeyi tüketilebilir hâle getiriyoruz. Oysa bir ağacın değeri yalnızca verdiği kerestenin fiyatı değildir. Bir ağacın altında gölgelenen çocuğun hatırası vardır. Bir kuşun konduğu dal vardır. Bir çocuğun salıncağı vardır. Bir şehrin nefesidir. Bir nesilden diğerine bırakılacak bir sevda nişanı vardır gövdesinde.
Bugün ülkelerin gelişmişliğini anlatmak için geceleri uzaydan çekilen fotoğraflara bakıyoruz. Hangi ülke daha aydınlık? Hangi şehir daha fazla ışık saçıyor? Hangi bölge daha fazla enerji tüketiyor? Oysa belki de gelişmişliği ölçmenin asıl yolu başka olmalı. Bir şehrin geceleri ne kadar aydınlık olduğuna değil, insanlarının zihninin ne kadar aydınlık olduğuna bakmalıyız. Bir toplumun gelişmişliğini gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, yaşlılarına gösterdiği saygıyla; otomobil sayısıyla değil, çocuklarına bıraktığı tabiatla; alışveriş merkezlerinin büyüklüğüyle değil, sanatçılarına verdiği değerle; internet hızlarıyla değil, birbirlerini dinleme sabrıyla ölçmeliyiz. Çünkü teknoloji gelişmiş olabilir. Şehirler gelişmiş olabilir. Ekonomi büyümüş olabilir. Ama insan küçülüyorsa, orada gerçek bir gelişmeden söz edebilir miyiz?
Belki de modern insanın en büyük trajedisi budur: Dış dünyayı değiştirmekte ustalaştıkça iç dünyamızı ihmal ettik. Ay’a araç gönderdik. Mars’a araç gönderdik. Yapay zekâlar geliştirdik. Genetik kodları çözdük. Dünyanın öteki ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz ama yanımızdaki insanın yalnızlığını fark edemiyoruz. Bir çocuğun gözlerine bakmadan ona ekran veriyoruz. Yaşlılarımızın hikâyelerini dinlemek yerine onlara televizyon açıyoruz. Dostlarımızla aynı masada otururken telefonlarımızla başka dünyalara bağlanıyoruz. Hiç bu kadar bağlantılı olup hiç bu kadar kopuk olduğumuz bir dönem yaşadık mı?
Belki insanlığın düşmanı teknoloji değildir. Bilim değildir. Şehirler değildir. Modernleşme hiç değildir. Asıl mesele, bunları hangi insanın eline teslim ettiğimizdir. Ahlakı olmayan teknoloji tehlikelidir. Merhameti olmayan güç yıkıcıdır. Estetiği olmayan şehir ruhsuzdur. Ölçüsü olmayan tüketim oburluktur. Vicdanı olmayan medeniyet ise yalnızca gelişmiş bir makinedir. Bu yüzden insanlığın geleceği, daha büyük binalar yapmakla değil; daha büyük insanlar yetiştirmekle kurtulacaktır.
Bize belki de yeni bir teknoloji devrinden önce yeni bir insanlık devrimi gerekiyor. Daha az tüketen, daha çok paylaşan; daha az gösteren, daha çok hisseden; daha az konuşan, daha çok dinleyen; tabiata hükmetmeye değil, onunla yaşamaya çalışan; başarısını sahip olduklarıyla değil, kimlere iyilik ettiğiyle ölçen bir insan… Belki de gerçek medeniyet budur. Ve belki bir gün insanlık yeniden şunu anlayacak: Bir şehrin büyüklüğü binalarının yüksekliği değildir. Bir ülkenin zenginliği kasasındaki para değildir. Bir insanın değeri üzerinde taşıdığı marka değildir. Medeniyet, insanın kendi nefsini ne kadar terbiye edebildiğidir.
Çünkü insan dış dünyayı değiştirmeden önce kendisini değiştirebilmelidir. Aksi hâlde gökyüzüne ulaşan binalar yaparız ama gökyüzüne bakmayı unuturuz. Dünyanın bütün renklerini ekranlara sığdırırız ama gerçek bir çiçeğin kokusunu fark etmeyiz. Dünyanın öbür ucuyla konuşuruz ama yanı başımızdaki insanın sessizliğini duymayız. Ve sonunda belki de insanlığın en büyük düşmanının dışarıda olmadığını anlarız. İnsanlığın düşmanı, insanlığın kendisidir. Ama aynı zamanda insanlığın kurtuluşu da yine insanın kendisindedir. Çünkü insan isterse yeniden merhamet edebilir. Yeniden güzeli arayabilir. Yeniden tabiatı sevebilir. Yeniden paylaşabilir. Yeniden vefa gösterebilir. Ve en önemlisi… Yeniden insan olabilir.
