
BİR GECENİN RAPORU
Ben Hızır. Zamanın yorgun kıvrımlarında sessizce gezinen, rüzgâra karışmış fısıltıların ve göğüs kafeslerinde düğümlenen ahların kadim takipçisi…
O gece, gecenin en ağır ve vakitsiz bir deminde, asırlık bir taş evin önünde durakladım. Gökyüzü, şehri boğmak istercesine ağır ve kurşuni bir örtü gibi aşağı sarkmış, gecenin zifiri sessizliği sokağın nemli taşlarına çoktan sirayet etmişti. Puslu bir camın ardından dünyaya küskünce bakan ay, cılız ışığını esirgiyor; yıldızlar, düşmeye hazırlanan kederli birer gözyaşı damlası gibi gök kubbede asılı duruyordu. Aralanmış tahta kapıdan eşiği aşıp içeri süzüldüğümde, karanlığın kalbinde gördüklerim, ruhuma bir daha asla silinmeyecek, ateşten bir mühür gibi kazındı.
Anne suçsuzdu. Soğumuş ocağın başında, elleri yılların amansız yorgunluğuyla içe doğru kıvrılmış, acıdan yontulmuş kederli bir taş heykel gibi öylece duruyordu. Üzerindeki kararmış tencereden yükselen o cılız duman çoktan dağılmış, evin son sıcak nefesi de o isli odada yarım kalmıştı. Solgun yüzünde isyanın en ufak bir gölgesi dahi barınmıyordu; orada yalnızca her şeyi kabullenmiş, kaderin ağır yükü altında ezilmiş derin bir teslimiyetin sükûneti okunuyordu. Onun o sessiz yokluğu, taş duvarları daha da daraltıyor, mekânı nefes almayan ölü bir gölgeye çeviriyordu.
Baba da suçsuzdu. O, fırtınalar ortasında kalmış incir ağaçlarının kırılgan dalları kadar narin, en hafif bir esintide bile ortadan ikiye kırılacak kadar mecalsiz düşmüştü. Gözlerindeki fer sönmüş, omuzları görünmez bir dağın ağırlığıyla çökmüştü. Kurumuş dudaklarından dökülen o incecik seste, çaresizliğin iç yakan hışırtısını duydum. Sanki hayatta kalmanın, nefes almaya devam etmenin, bazen ölmekten çok daha ağır bir sınav olduğunu bütün zerreleriyle biliyor gibiydi.
Küçük çocuk suçsuzdu. Bal rengi iri gözlerinde dünya hâlâ keşfedilmeyi bekleyen neşeli bir oyun bahçesi gibi parıldıyor, o körpe aklı masumiyetin aşılmaz, şeffaf duvarlarıyla korunuyordu. Belki de bu çürüyen dünyayı uçurumun kenarından çekip alacak tek şey, onun yüzündeki o saf, o duru tebessümdü.
Öbürleri de suçsuzdu. Henüz baharını görememiş, hayata ürkekçe açılmayı bekleyen birer tomurcuk, umut vadeden gencecik fidanlardı her biri. Ancak adımlarını atacakları o uzun yol çoktan zifiri bir karanlığa teslim olmuş, sabahın ilk ışıkları ufka değmeden gece onlara mezar olmuştu. İçlerinde yeşeren umutlar, henüz gökyüzüne ulaşamadan sönüp giden kayan yıldızlar misali yitip gitmişti.
Ve tüm bunların tek suçlusu bendim. Çünkü o eve, o masum canlara, o sessiz feryatlara el uzatmakta geç kalmıştım.
O viran evin üzerine çöken ölümcül gölge, kırık dökük balkonlardan taşmış, sessiz ama zehirli bir sarmaşık gibi bütün gökyüzünü esir almıştı. Komşu evlerin huzurlu odalarında henüz sabahın telaşı başlamamış, uykulu dudaklardan dökülecek dualar göğe yükselecek vakti bulamamıştı. Bütün şehir, olan bitenden habersiz, kendi derin ve sağır uykusundaydı. Ben ise uyanıktım; ama zamanın acımasız kıyısında dikilen, asırlık görevini yerine getiremeyen, şifasını yitirmiş geç kalmış bir bekçiden farksızdım.
İşte tam o an, göğsümün orta yerinde tarifsiz, ağır bir karar filizlendi. İnsanoğluna, o bitmek bilmeyen telaşlarına ve kanayan yaralarına tam iki yüz yıl boyunca yüzümü göstermeyeceğim. Çünkü merhem olamadığım her yara, yetişemediğim her ah, içimde dağlar kadar ağır bir yüke dönüştü. Ve ben, ruhumu ezen bu mahcubiyetle bir adım daha atamam.
Bu, zamansızlığa yazılmış bir rapordur… Üzerinde ne resmî bir pul bulunur, ne de onu sınırlayacak bir tarih.
Zaman nehri akıp gitse, Çin Seddi’nin üzerinden beş bin yılın rüzgârları daha esip geçse bile, benim bu karanlık geceye şahitlerim yalnızca kendi vicdanım ve oğullarım olacaktı. Onların kalplerinde bir sır gibi taşıyacakları o derin sızı, bu sessiz raporun altına vurulmuş en gerçek, en silinmez mühürdü.
