Acem Asaf Yıldırım yazdı, Hızır’la 40 Saat (6)

UNUTULMUŞ SAYFALARIN HİKÂYESİ

Ben, göçebe kütüphaneci…

Varlığın ilk hecesinden bu yana yeryüzünün tozuyla yıkanan, harflerin kalbime çarpan nabzını dinleyen ve kelimelerin o uzun, sırlarla dolu göçünü adım adım izleyen dilsiz bir seyirciyim. Heybemde ne altın var ne gümüş; yalnızca çağların içinden süzülüp gelmiş mürekkep kokusu, çöl kumlarının arasına sinmiş silik nefesler ve unutulmuş cümlelerin kederi var.

Bir zamanlar, harfler henüz toprağa inmemişken insan, hafızasını gökyüzüne emanet ederdi. Gecenin lacivert kadifesine serpilmiş her bir takımyıldız, göğün derinliğine düşülmüş bir şerhti; kâinatın kendisi okunmayı bekleyen ilk ve en muazzam kitaptı. Çobanlar ateşi harladıkça yukarı bakar, göğün gümüşi harflerinden kaderlerini okurlardı.

Fakat insan unuttu; unuttukça yere, toprağa ve taşa eğildi.

Sert bazaltların, dilsiz kayaların bağrına murçla, çekiçle yürüdüler. Her darbede dağın göğsü inler, vadiye dağılan madenî yankı sözün doğuşunu müjdelerdi. Bu yazılar soğuktu, dağlar kadar ağır ve kederliydi. İnsan, sözünü kayanın kemiğine oydukça kendi faniliğini yeneceğini, taşa kazınan hükmün zamanın dişinden kurtulacağını sandı. Oysa rüzgâr sabırlı bir derviş gibiydi; yüzyıllar boyu aynı kayayı okşadı, aynı harfin kenarını kemirdi ve en nihayetinde o kibirli kitabeleri çöllerin ortasında birer kum tanesine dönüştürdü.

Sonra suyun kenarına çekildiler. Nil’in ağır, bereketiyle sarhoş suları kıyısındaki sazlıkları fısıldattı. Kamışlar ezildi, lifler birbirine kenetlendi ve papirüsün o narin, incecik damarları doğdu. O narin yapraklarda koca bir medeniyetin nabzı atıyordu artık. Firavunların kılıçtan keskin fermanları ile toprağı süren bir köylünün gizli yakarışı, aynı kırılgan yaprağın üzerinde yan yana durdu. Akşam serinliği sazlıklardan süzüldüğünde, sanki papirüs tomarından sızan fısıltılar nehrin suyuna karışır, unutulmuş dualar yeniden dile gelirdi.

Çok geçmeden Dicle ile Fırat’ın bağrından balçık alındı. Güneşte kavrulan kızıl tuğlaların, yaş kil tabletlerin üzerine kama uçlu kamışlarla mühürler basıldı. Bir tuğla, yükselen bir surun harcına bir şehrin adalet kanununu fısıldarken; bir diğeri henüz doğmamış, beşiği kurulmamış bir yetimin adını saklıyordu. İnsan artık yalnız evlerin duvarlarını değil; hatıraların, borçların ve rüyaların temellerini de fırınlanmış çamurla örüyordu.

Fakat kelime yerinde duramazdı; çölün sabrını, bozkırın çilesini kuşanmak istedi.

Ceylan derileri gerildi tezgâhlara; tabaklandı, kireçten ve rüzgârdan geçirildi. Parşömenin o vakur, derin kokusunda yaylaların serinliği, ıssız kervan yollarının tozu ve vadilerin kokusu vardı. Bu derilere dökülen mürekkep artık sadece okunmuyor; bir emanet gibi göğse bastırılıyor, atların terkisinde, dervişlerin heybesinde can taşıyan bir yoldaş gibi şehirden şehre taşınıyordu. Kitap, nefes alan bir varlığa dönüşmüştü; sayfalarını her çevirişinizde ceylanın son adımı rüzgâr gibi yüzünüze değerdi.

Ve nihayet Doğu’nun gizemli bahçelerinden ipek süzülüp geldi. Dokunmaya kıyılamayacak kadar narin, bir su damlası kadar pürüzsüz… Harfler, ipeğin üzerinde bir semazenin dönüşü gibi süzüldü; mürekkep kumaşın lifleriyle düğümlendi. İpek tomarlar kervanların sırtında çölleri aştı; sarayların loş odalarında, bir sevgilinin titrek avucunda birer şarkı gibi gezindi.

Ne var ki devran hızlandı. İnsan doymak bilmeyen bir iştahla, daha çabuk tükeneni, daha ucuza geleni arzuladı. Kelimeleri çoğaltmak uğruna kadim ormanlara baltalar indi; asırlık ağaçlar yerle bir edildi, dağların yeşil örtüsü soyuldu. Büyük makinelerin homurtuları arasında; saman balyaları, kepek torbaları ve kimyasal kokularla harmanlanan kaba kâğıtlar meydanları doldurdu. Söz çoğaldı ama teni soldu; kitaplar her köşe başında birikir oldu lakin o eski kutsiyet, o derin ürperti sayfaların arasından usulca çekildi.

İşte tam o günlerde, gölgesi kesilmiş bir çınarın kuru köküne yaslanan kadim bir bilge, telaşla koşuşturan kalabalığa bakıp şöyle mırıldandı:

“Yazının kıymeti, üzerine nakşedildiği nesnenin parlaklığından gelmez; satırların arasından sızan ruhun saffetinden gelir. İsterse taşın kalbine kazınsın, isterse çürümeye yüz tutmuş bir saman yaprağına… Eğer sözün gerisinde bir hakikat, bir vicdan sancısı yoksa; kâinatın rüzgârı karşısında hepsi beyhude bir tozdan ibarettir.”

Ben, zamanın bu yorgun kavşağında duran göçebe kütüphaneci; çağlar boyu ellerin arasından kayıp giden malzemelere baktım ve düşündüm:

İnsanlığın hafızası, kelimeleri taşıyan zemin hafifledikçe gerçekten çoğaldı mı, yoksa derinliğini mi yitirdi?

Belki de asıl felaket; ağaçların devrilmesinde ya da kâğıdın sıradanlaşmasında değil, insanın kelimelerin ağırlığına, sözün kefaretine olan inancını yitirmesindeydi. Söz ucuzladıkça, insanın içindeki o saklı mabet de sessizliğe gömülmüştü.

Yine de umut tükenmiş sayılmaz. Zira hâlâ bir kasaba mektebinin soba kokulu kış ikindisinde, küçük bir çocuğun çizgili sarı defterine titreyen elleriyle yazdığı iki satır dürüst cümle; bütün o devasa kütüphanelerin kuru gürültüsünü susturacak kadar güçlüdür. O küçücük harfler, dünyanın bütün kibirli taşlarından daha ağır, bütün fermanlarından daha kalıcıdır.

İşte bu yüzden, heybemi sırtlayıp yola koyulurken zamanın bu uçsuz bucaksız defterine şu son şerhi düşüyorum:

Sayfalar çürüyüp sararabilir, taşlar ufalanıp toza dönebilir, ipekler güvelerin dişinde eriyebilir…

Lakin bir kalbin içine hakikatle, merhametle ve aşkla mühürlenen kelimeler; gecenin en karanlık vaktinde göğe asılan birer kutup yıldızı gibi ebediyen parıldar ve hiçbir çağın rüzgârı onların ışığını söndürmeye yetmez.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top