Acem Asaf Yıldırım yazdı, Hızır’la 40 Saat (4)

Hızır’la 40 Saat (4)

BİR KELİMENİN YANKISI

Kötülüğe, onun o sinsi ve karanlık diliyle mukabele etmekten daima imtina ettim. Biliyordum ki; geceye zifiriyle kafa tutmak, karanlığın hükmünü koyulaştırmaktan başka bir işe yaramazdı. Ben, göğsümü döven bütün fırtınalara inat, sükûneti ve iyiliği seçtim. Belki de kötülüğün o paslı aynasına düşen en ağır ceza, ona kendi çirkinliğini gösteren yakıcı bir iyilik huzmesiydi. Esasen benim ruhum, bir başkasının canını yakacak o kaba kuvvetten yoksundu. İçimde ara sıra kabaran öfke, kızgın çöl kumlarında titreyen bir serap misaliydi; bir an beliriyor, hakikatin serin rüzgârı değdiği an göz açıp kapayıncaya dek dağılıp gidiyordu.

Adımlarım, beni zamanın zembereğinin kırıldığı, sükûtun ete kemiğe büründüğü kadim bir kente sürükledi. Taş duvarlı dar sokaklarda, yorgun bir tarihin nefesi dolaşıyordu sanki. Asırların yükünü omuzlayan suskun kemerler, sırrını kimseye faş etmeyen o ağır, ahşap kapılar… Gözüm, ebediyete açılan bir eşik gibi duran ulu bir mabedin kapısına ilişti; usulca içeri süzüldüm. Saf saf dizilmiş, omuz omuza vermiş insanlar, huşû içinde, sessiz ve muntazam bir ahenkle Rabbe durmuşlardı. Ben, bu manevi halkanın arasından bir hayalet, renksiz bir rüya gibi geçip gittim. Kimsenin nazarı bana değmedi; belki de ben, onların dünyasında yalnızca anlık bir gölge, isimsiz bir seyyahtım.

Namazın sükûneti dağılırken, ahşap kürsüden dalga dalga yayılan o nida ile hutbe başladı. İmamın ağzından dökülen kelimeler ulu kubbenin altında kanatlanıyor, mermer sütunlara çarparak derin bir yankıya dönüşüyordu. İşte tam o esnada, kimselere görünmeden, o akıp giden cümlelerin arasına gizlice tek bir kelime bıraktım. Sadece bir kelime… Bir sır gibi, toprağa düşen bir tohum gibi. O an, safların arasında ince bir dalgalanma oldu; birkaç kişi irkildi, sanki içlerinde asırlardır uyuyan, derinlere gömülmüş kadim bir yara aniden sızlamıştı. Ancak cemaatin kahir ekseriyeti, tarifsiz, kavurucu bir susuzluğa düçar oldu; sanki göğüs kafeslerindeki kalpler, gün ortasındaki çöl kumları gibi çatlamış, kurumuştu.

Mabedin kapılarından avluya dökülen cemaat, telaşlı adımlarla şadırvana koştu. Hızla musluklara yöneldiler; titreyen ellerini, solgun yüzlerini o serinliğe uzattılar. Dudaklarını mermer kurnalara dayayıp kana kana içmek, o amansız ateşi söndürmek istediler. Fakat nafile… Su onlara yabancı, tadı ise zehir gibi acıydı. Hakikatin ağır yükünü taşımaya takati olmayan o diller, suyu içtikçe kanmıyor; aksine, susuzlukları katlanarak büyüyen bir azaba dönüşüyordu.

Tam o kargaşanın ortasında, gözüm avlunun bir köşesinde oynayan çocuklara takıldı. Minicik, günahsız elleriyle avlu taşlarının üzerinde sekiyor, gökyüzünü çınlatan neşeli kahkahalarıyla şadırvanın o acı suyuna inat, âdeta ab-ı hayat dağıtıyorlardı. Gözlerinde berrak, pırıl pırıl, diri bir yaşam ışığı parlıyordu. Onların o perdesiz, lekesiz neşesini gördüğüm an, içimde kopan bütün fırtınalar bir bıçak gibi kesildi. Ruhumdaki o kurak çöl, onların masum bakışlarındaki inşirahla suya doydu, sükûnete erdi.

Ve o an, göğsümün derinliklerinde bir kandilin yandığını, büyük bir hakikatin aydınlandığını hissettim:

Bazen fısıldanan tek bir kelime, susuzluktan çatlamış bir kente düşen ilk yağmur damlasıdır.

Ve bazen bir çocuğun yüzünde beliren o samimi tebessüm, bütün bir dünyanın cehennemi susuzluğunu gidermeye kâfidir.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top