
İki Kalp, Bir Dua
Zamanın telaşsızca aktığı, ahşap cumbalı evlerin birbirine omuz verdiği, dar ve taş döşeli sokaklarında huzurun dolaştığı dingin bir kasaba vardı. Bu kasabanın tam kalbinde, göğe ince bir zarafetle uzanan minaresiyle asırlık bir cami ile onun hemen karşısında, eski ahşap kapısı yorgun gıcırtılarla açılıp kapanan bir meyhane yüz yüze bakardı.
Caminin hocası, ilim meclislerinde bulunmuş, kitaplar devirmiş bir kimseydi. Ancak kalbindeki sükûneti tam manasıyla sağlayamamıştı. Her gün namazdan sonra ellerini göğe açar, karşısındaki o eski ahşap binaya bakarak yüksek sesle, Allah’ım, şu meyhane yıkılsın da kasabamız gölgelerden kurtulup huzura ersin! diye dua ederdi. Hocanın bu ısrarlı duası, rüzgârın kanatlarına takılıp kasabanın sokaklarında dolaşır, en nihayetinde meyhanecinin kulağına kadar ulaşırdı. Meyhaneci, bu sözleri duyduğunda başını öne eğer, kalbinde derin bir hüzün ve tarifsiz bir korkuyla sessizliğe bürünürdü.
Gel zaman git zaman, kasabanın o durgun günlerinden birinin gecesinde toprak derin bir uykudan uyanır gibi silkelendi. Şiddetli bir sarsıntı, gecenin karanlığını ikiye böldü. Sabahın ilk ışıkları kasabanın üzerine düştüğünde, herkes sokaklara döküldü. Cami sapasağlam yerinde duruyordu, ancak karşısındaki meyhanenin çatısı çökmüş, duvarları yıkılmış, koca bina bir enkaz yığınına dönüşmüştü.
Bunu gören meyhaneci, içindeki acı ve telaşla doğruca hocanın yanına koştu. Yüzünde çaresizliğin verdiği bir sitem vardı:
Gördün mü yaptığını! dedi titreyen bir sesle. Senin o bitmek bilmez duaların yüzünden ekmek teknem yıkıldı, başıma yıkıldı duvarlar. Benim bu zararımı sen karşılayacaksın!
Hoca, karşısında öfkeyle duran meyhaneciyi görünce bir an duraksadı, ardından telaşla ellerini havaya kaldırıp itiraz etti:
Aman yahu, benim ettiğim duayla ne alakası var! Alt tarafı bir doğa olayı, yeraltı tabakaları hareket etti ve senin çürük binan yıkıldı. Benim sözümle koca bina yerle bir olur mu hiç?
İki adam, sokağın ortasında bir türlü anlaşamadılar. Biri inatla zararı hocadan biliyor, diğeri ise kendi duasının gücünü inkâr ediyordu. Sonunda meseleyi çözmek için kasabanın adil, bilge ve derin bir anlayışa sahip olan kadısına başvurdular.
Mahkeme salonu, hakikatin serinliğini taşıyan sessiz bir mekândı. Kadı, her iki tarafı da sözlerini hiç kesmeden, görülmeyeni görmeye çalışan o derin ve aktif dinleme haliyle, büyük bir dikkatle dinledi. İkisinin de sözü bittiğinde, bilge kadının yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Salondaki sessizliği bozan o yumuşak ama sarsıcı sesiyle şöyle dedi:
Şu garip zamana, şu insanoğlunun haline bir bakın… Ortada ne tuhaf bir tablo var. Meyhaneci, hocanın dudaklarından dökülen duanın gücüne, o yakarışın dünyayı sarsabileceğine bütün kalbiyle, sarsılmaz bir şekilde inanıyor. Fakat işin asıl acı tarafı şu ki; ellerini göğe açıp o duayı eden hoca, kendi inancının, kendi sözünün gücüne inanmıyor…
Kadı, ardından derin bir nefes alarak sözlerini oradaki herkese, bilhassa da kalbi yeni şekillenen gençlere bir hayat dersi olarak şu şekilde bağladı:
Evlatlarım; inanç, sadece dilde söylenen kuru bir iddia, gösterişli bir kelime yığını değildir. İnanç, kalbin derinliklerinde filizlenen samimi bir teslimiyettir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinin bizlere fısıldadığı o büyük hakikat de tam olarak budur: Özü ile sözü bir, kâmil ve erdemli bir insan olmak. Bir insanın değeri, sadece ne söylediğiyle değil; söylediğine ne kadar inandığı ve o sözü eylemleriyle ne kadar tutarlı kıldığıyla ölçülür. Kendi sözünün ağırlığını kalbinde hissetmeyenin, dünyaya katacağı bir güzellik olamaz. Çünkü bizler, inançlarımızın samimiyetini, onların hayattaki yansımaları ve sonuçları itibarıyla tespit ederiz.
