
HIZIRLA KIRK SAAT (3)
KESİK DANS VE ATLARIN YELESİ
Gökyüzüne bakıyorum; çelikten kuşlar, roketler ve uydular bulutların kalbini delip geçiyor. İnsanoğlu yerçekiminin o kadim hükmünü yenmiş, yıldızların soğuk yüzüne dokunacak kadar pervasızca havada uçuyor. Ama gözlerimi yeryüzüne, toprağın bağrına indirdiğimde; sokakların gürültüsü içinde, savaşların ve adaletsizliğin gölgesinde sessizce solup giden hayatları görüyorum. İnsanlar göklerde süzülüyor ama yere düştüklerinde ruhlarını teslim ediyorlar. Bize hep her şeyi başarabileceğimiz, herkesin eşit ve üstün olabileceği o parlak masal anlatıldı. Pürüzsüz ekranlarda herkes gülümsüyor, herkes kusursuz görünüyor ama kimse o sahte çerçevenin ardında gerçekten mutlu değil. İçinde çaresizce debelendiğimiz bu yarım kalmış, bu ritmini yitirmiş kesik dansa karşı nasıl ayakta duracağımı, ruhumu nasıl koruyacağımı başlangıçta hiç kimse bana öğretmemişti.
Kütüphanenin o serin, sarıp sarmalayan sessizliğinde otururken, ekranlardan ve kâğıtlardan sağanak gibi üzerime yağan kelimelere, çarpıtılmış kavrayışlara bakıyordum. Eskiden her şeyin daha saf, daha anlaşılır olduğunu düşündüm. İbrahim peygamberin kendi elleriyle kırdığı putlar mermerdendi, taştandı; baltanın nereye, nasıl vurulacağı gün gibi aşikârdı. Oysa bizim çağımızın putları görünmez bir sise, kavramların ardına gizlenmiş yalanlara bürünmüştü. Zihinlerimize yüzyıllardır masum bir keşif gibi sunulan o kanlı yürüyüşün aslında sömürgeciliğin başlangıcı olduğunu; inanç maskesiyle süslenen seferlerin birer Haçlı Saldırıları olduğunu bu sessizlikte idrak ediyordum. Algılarımızın en zayıf noktalarına sızan bu kelimeler, kadim yurdumuz Türkistan’ı ruhumuzdan koparıp unutturmaya; Doğu Roma İmparatorluğu’nun karanlık gölgelerini asırlar sonra bile zihinlerimizde yaşatmaya çalışıyordu. Varlığımızı savunduğumuz şanlı Millî Mücadele’mizi lekelemek için üretilen Asılsız Ermeni İddiaları ve Asılsız Pontus İddiaları, hakikatin boynunu büken o kâğıttan putların ta kendisiydi. Devletin bir nizam ve beka refleksiyle uyguladığı sevk ve iskân kanunu bile, bu görünmez putların elinde insafsız bir silaha dönüştürülmüştü. Tarlaları ateşe verip buğdayları yakan, ama bir avuç pirinç için doymak bilmez bir hırsla birbirine bağıran o içi boş kalabalıkların arasına düştüğümü hissettim. Kalbim sıkıştı. Bu kâğıttan ve ekrandan inşa edilmiş devasa putları nasıl devirecektim?
Tam o koyu umutsuzluğun sarmalında kaybolurken, omzuma usulca dokunan bir el beni bu dipsiz kelime labirentinden çekip çıkardı. Bu dokunuş, sadece zihni bilgiyle doldurmayı değil; kalbi erdemle, ruhu idrakle eğitmeyi dert edinen o köklü maarif davasının şefkatli eliydi. Bana, mermer putları tuzla buz eden İbrahim’in o sarsılmaz cesaretini, kelimelerin hakikatiyle nasıl harmanlayacağımı fısıldadı. Bu karmaşık çağda ayakta kalmanın yolu, aklıselim bir duruşla bilgiyi ezberlemekten sıyrılıp; yalanı doğrudan ayıracak o keskin şuuru kuşanmaktan geçiyordu. Teknolojiyi üretirken kalbiselim bir incelikle merhameti rehber edinmeliydik. Adalar (Ege) Denizi’nin serin sularından dağların zirvesine kadar her zerreyi kucaklayarak; ormanlarımızı Yeşil Vatan, denizlerimizi Mavi Vatan ve hava sahamızı Gök Vatan bilip onları zevkiselim bir estetikle koruyacak ruhu inşa etmeliydik.
Şimdi, içimdeki o fırtına diniyor ve her şeyi daha berrak anlıyorum. Bizi o ruhsuz kentlerin sahte, yaldızlı dünyasından kurtaracak olan yegâne güç, kelimelerimizi ve kavramlarımızı özüne döndüren bu derin irfan uyanışıdır. Bizler; sözlerin ve ekranların ardına saklanmış o görünmez putları, erdemle ve millî bir idrakle yoğrulmuş kalemlerimizle sileceğiz. Kendi teknolojimizi, kendi sanatımızı inşa ederken; göğe yükselen her hamlemizin yeryüzüne yağmur gibi adalet indirmesi için durmaksızın çabalayacağız. Çünkü önümüzde uzanan bu yeni asır; sadece soğuk makinelerin değil, o cana yakın atların yelesini şefkatle okşayan, hakikati dilinden düşürmeyen vicdanı uyanık yüreklerin yüzyılı olacak.
