
Görülmeyeni Görmek
Neden artık kimse uzun süre dinleyemiyor? Son yıllarda dikkatimi çeken küçük bir ayrıntı var. Bir dost meclisinde, bir konferans salonunda, bir aile sofrasında, hatta bazen kendi zihnimde… İnsanlar artık sözün sonunu beklemiyor. Cümle tamamlanmadan cevap hazırlanıyor. Dinlemek, anlamaya çalışan bir hâl olmaktan çıktı; cevap vermeden önce katlanılması gereken kısa bir bekleyişe dönüştü. Gariptir… Tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok konuşulmadı. Hiçbir çağda bu kadar az dinlenmedi. Bu yalnızca iletişim meselesi değil, gerçekte insan/insanlık meselesidir. Çünkü insan, önce dinleme biçimi veya süresi kadar derinleşir. Konuşmak, bilginin netliği üzerinde fikir verebilir, Dinlemek ise karakteri. Eski ilim meclislerinin tasvirlerini okuduğunuzda ilk dikkatinizi çeken şey, hocaların uzun konuşmaları olduğu düşünülemez… Talebelerin uzun dinleyişleridir olduğunu hissedebilirsiniz. Bir cümlenin ardından gelen sessizlik, çoğu zaman cümlenin kendisi kadar kıymet taşır. Çünkü hakikat, aceleden/acelece olandan hoşlanmaz. Onun kendine mahsus bir yürüyüşü vardır. Yavaş… Fakat kalıcı. Ahmet Haşim’in şu dizeleri ortaokuldan beri zihnimden hiç ayrılmazlar: Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden… Bu ağır kelimesi hiçbir zaman varlığını kaybettirmedi benim çocuk dünyamda! Mevlânâ’nın sohbetleri üzerine yazılan menkıbelerde dikkati çeken taraf, yalnızca söyledikleri midir? Aksine, Onu dinleyenlerin değişmeye, dönüşmeye başlamasıdır. Çünkü gerçek söz, kulağa ulaşmaz. İnsanın iç düzenine yani kalbine, gönlüne ulaşır. Belki bu yüzden eskiler, dinlemek ile işitmek arasında ince bir çizgi kurmuşlardı. Kulak işitir. Kalp dinler. Aradaki mesafe birkaç santimetre değildir: Bir ömürdür. Şimdi kendime şu soruyu soruyorum: Çocuklarımıza konuşmayı öğretiyoruz. Peki, onları dinlenmeye layık insanlar olarak mı yetiştiriyoruz? Yoksa önce dinlemeyi bilen insanlar olarak mı? Sözü güzelleştiren kelimeler değildir. Sözü güzelleştiren, onu taşıyacak bir iç sükûnetin bulunmasıdır. Bilmem ama hissediyorum, belki de geleceğin en büyük yoksulluğu bilgi eksikliği olmayacak. Dinleme, duyma, işitme ve buna bağlı olarak anlama eksikliği olacak. Zira birbirini dinlemeyi kaybeden insanlar, bir süre sonra birbirini anlamayı da kaybeder. Birbirini anlamayan toplumlar ise aynı şehirde yaşarlar ve fakat aynı medeniyeti kuramazlar. Buradan hareketle gerçek eğitimi, çocuklara ilk sözü öğretmekle başlatmayalım. İlk sessizliği öğretebildiğimiz gün onu başlattığımızı düşünelim.
