
YAZITSIZ ANIT
Gece, mor bir tülbent gibi usulca indi dağların göğsüne. Rüzgâr sarp kayalıkların çatlaklarında ıslık çalarken, ağzımdan dökülen sözler o kadim taşlara çizilmiş asırlık kitabeler gibi vadide dalgalanıyordu. Çevremdeki granit kayalar, fısıltılarımı bir sır küpü gibi saklıyor; kelimelerimin kime, hangi yaraya merhem olmak üzere döküldüğünü herkesten gizliyordu. Taşların da bir kalbi olduğunu ve o kalbin sessizce attığını bilenler; rüzgârın dağlara kazıdığı bu kadim yazıyı satır satır okur, her hecesini huşuyla anlarlardı. Zira bu yalçın dağların çatlakları benim takvim yapraklarımdı; her bir kıvrım, yüzyılların unutulmuş çilesini ve hatırasını bağrında taşıyordu.
Gökte solgun bir kandil gibi asılı duran ay, asırlar boyu nice yürüyüşüme şahitlik etti. Kimsesiz, yoksul kadınların sahipsiz tabutlarını omuzlayıp ıssız mezarlıklara taşıdığıma da tanıktı o; gece yarıları sessizce akıp giden nehirlerin derinliklerine fısıldadığım sırlara da… Kaç kez insan onurunun ayaklar altına alındığı köle pazarlarından bir gölge gibi süzüldüm. Kimi zaman paslı bukağıları kırıp mazlumları özgürlüğün aydınlığına kavuşturdum; kimi zamansa satılan masum canların yürek yakan çaresizliğine ortak olup sabır diledim. En görünmez anlarda, adı konulmamış en sessiz imdatlara yetişmek benim ezeli vazifemdi. Hırçın denizde bir balıkçının oltasını kırdım; öyle ki kıyıya eli boş dönsün, açgözlülüğün ve gafletin kurbanı olup umutsuzluğa düşmesin. Haksız darağaçlarında yağlı ipleri gizlice kestim ki hayatın, tövbenin ve merhametin bir şansı daha olsun. Bir gün ise zihni zehirli kuruntularla, sahte bilgilerin gösterişli tuzaklarıyla örülmüş bir çocuğu o karanlık ağın içinden çekip aldım; elinden tutup hakikatin ve hikmetin berrak pınarına yönelttim.
Derken bir gün, zamanın durduğu o ikindi vakti, dağın sarp yamacında Zülküf çıktı karşıma. Yüzü, asırlık meşe ağaçlarının ve derin kaya kovuklarının serin gölgesinde saklıydı. Sesi ise yerin yüz kat altından, kayaları delip fışkıran berrak bir suyun kadim çağıltısını andırıyordu. Ne gözlerinde yüzyılların yorgunluğundan bir iz vardı ne de simasında geleceğe dair bir endişe…
Bana doğru bir adım attı, bakışlarıyla ruhumu tarttı ve şöyle dedi:
Sen su ver, ben aş vereyim. Sen can ver, ben kan vereyim. Sen bereket olup ovaya in, ben nöbet tutup dağda oturayım.
Ne kutlu, ne sarsıcı bir kardeşlikti bu! Sözlerinde kâinatın döngüsüne, toprağın sadakatine ve bölünmez bir emanet şuuruna olan sarsılmaz bir teslimiyet gizliydi.
Zülküf sustu, derin bir nefes aldı; ardından sesi kayaların çatlaklarına, toprağın her zerresine nüfuz eden bir uğultuyla yeniden yankılandı:
Yeraltında sesim var benim. Tohumu çatlatıp filiz verenlerin, ana karnında can bulanların, topraktan fışkıranların sesi bendendir. Kiraz bahçelerine in şimdi; dalların rüzgârla söyleşisini, o kırmızı meyvelerin içindeki hayat yankısını dinle. Uçsuz bucaksız denizi git o küçücük kirazlarda ara. Ölümle kiraz arasında, sadık bir köpekle baş koyduğun sade bir döşek arasında, kırık bir bardakla yola revan olan araba arasında bir rabıta kur. Çünkü en küçük, en sıradan ve en mütevazı nesnelerin koynunda bile kâinatın en büyük bilgeliği gizlidir.”
Zülküf’ün bu sözleri, bana o yalçın kayaların bağrına kazınmış dilsiz yazıları hatırlattı. Tıpkı o kadim sırlar gibi; Zülküf’ün hakikatini de ancak gözünü değil, kalbinin kulağını dünyaya açabilenler duyabilirdi.
Ben Hızır’ım. Yeryüzünde emek veren işçi demek, kanatsız bir meleğe öykünmek demek… Benim kitabım kısadır; çünkü yazılan kuru satırlar değil, adanmışlıkla yaşanan hayatın kendisidir asıl olan. Meydanlarda yükselen mermer bir anıtım yoktur benim; çünkü anıtlar taşlaşır, unutulur. Oysa benim hakiki varlığım, darda kalan bir kulun göğsünde, mahzun bir çocuğun tebessümünde tomurcuklanan bir çiçek gibidir.
Bahar senin öncün olsun, güz benim artçım… Yaz İsa’nın diriltici nefesi, kış Yahya’nın arındırıcı sükûneti olsun. Bahar, yaz, güz, kış… Hepsi, varlığın sonsuz bir nizam içinde birbiri ardınca döndüğü o kutsal ve ahenkli çemberin ayrılmaz parçalarıdır.
Ve bizler… Ben, sen, İsa ve Yahya; yeryüzünün çoraklaşmış bahçesinde solmadan duracak tek bir gülü kemale erdirmek, onu şefkatle yetiştirmek için varız. Çünkü bir gülün yapraklarını açışı, bazen bütün kâinatın yaratılış sırrını kendi kokusunda saklar.
Şükürler olsun kâinatı bu ince nizamla donatan Yüce Yaratıcıya.
