Acem Asaf Yıldırım yazdı, PISA 2025 Bize Hangi Aynayı Tutuyor?

PISA 2025 BİZE HANGİ AYNAYI TUTUYOR?

Eğitim, yalnızca müfredatların tamamlandığı, sınav kâğıtlarının doldurulduğu mekanik bir süreç değil; insanın kendini, dünyayı ve çağı anlama çabasının kalbidir. 2003 yılından bu yana bu küresel aynaya bakan ülkemiz, PISA 2025 döngüsünde 14 Nisan ile 16 Mayıs tarihleri arasında, 12 bölge ve 56 ilimizdeki 203 okulun koridorlarında, 7 bin 702 öğrencimizin bilgisayar ekranları başında döktüğü terle bu devasa fotoğrafın içindeki yerini yeniden tayin etti. Hem Millî Eğitim Bakanlığının hem de OECD’nin eş zamanlı yayımladığı iki ayrı raporla ekranlarımıza düşen bu sonuçlar, yalnızca bir istatistik tablosu değil; çağımızın ruhunu, okullarımızın iklimini ve gençlerimizin potansiyelini okuyabileceğimiz çok katmanlı bir zihin haritasıdır. Tablonun bir yüzünde küresel karamsarlığı yırtan, umut verici tarihi bir diriliş öyküsü varken; diğer yüzünde ailenin, öğrencinin ve okulun değişen rolleriyle yüzleştiğimiz sarsıcı bir toplumsal gerçeklik yatıyor.

Yirmi İki Yıllık Yürüyüş ve Tarihi Sıçrama

OECD ülkelerinde, dijitalleşmenin ve ekran kullanımının artmasıyla okuma becerilerindeki gerilemenin salgın öncesinden beri devam ettiği, matematikte 22, fen bilimlerinde 7 puanlık uzun dönemli düşüşlerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Tüm bu küresel ivme kaybının aksine Türkiye, PISA 2025’in tartışmasız en çok ayrışan ve parlayan ülkesi oldu.

Bu başarıyı yalnızca 2022 ile kıyaslamak, arka plandaki o uzun soluklu gayreti eksik okumak olur. Serüvenin başladığı 2003 yılında araştırmaya 41 ülke katılırken bugün bu sayı 91’e ulaşmış durumda. Bu zorlu rekabet ortamında gençlerimiz, 2003 yılına kıyasla fen bilimlerinde 60 puan (494), matematikte 39 puan (462) ve okuma becerilerinde 31 puanlık (472) devasa bir artışla eğitim alanında tarihi bir başarıya imza attı. Uzun vadede göreli sıralama konumumuzu fen bilimlerinde yüzde 64 (35. sıradan 19. sıraya), okuma becerilerinde yüzde 60 (33. sıradan 18. sıraya) ve matematikte yüzde 52 (34. sıradan 28. sıraya) oranında iyileştirerek, her üç alanda da sıralamasını yüzde 50’nin üzerinde yükselten bir ivme yakaladık.

Son 10 yılda her üç alanda da performansını sürekli artıran tek OECD üyesi ülke olmamızın yanı sıra, PISA 2025’te fen bilimleri ve okuma becerilerinde tarihinde ilk defa OECD ortalamasının üzerine çıkmanın gururunu yaşıyoruz. Daha da önemlisi, sadece üst düzey zihinleri değil, asgari yeterlilikteki öğrencileri de yukarı taşıyarak, bu iki grupta birden oranlarını artıran iki OECD ülkesinden biri olmayı başardık.

Büyüyen Uçurumlar: Başarının Gölgesindeki Eşitsizlik

Ancak akademik zirvelere tırmanırken, eteklerde giderek derinleşen uçurumları görmezden gelemeyiz. PISA 2025, ortalama puanlardaki bu muazzam yükselişin tüm öğrenciler arasında adil bir şekilde dağılmadığını acı bir şekilde ortaya koyuyor. Sosyoekonomik açıdan en avantajlı yüzde 25’lik grup ile en dezavantajlı grup arasında fen bilimlerinde tam 81 puanlık bir fark var. 2015-2025 bandında bu eşitsizlik makası OECD genelinde daralırken, ne yazık ki ülkemizde giderek açıldı.

Yine de bu karanlık tablonun içinde bile dezavantajlı çocuklarımızın dirayeti parlıyor. Türkiye’deki en alt gelir grubundaki öğrencilerin elde ettiği 466 puanlık fen ortalaması, dünyadaki benzer koşullara sahip akranları arasında en yüksek sonuçlardan biri. İmkânsızlıklara rağmen bu çocukların yüzde 13’ünün en üst başarı dilimine girmesi, fırsat eşitliği sağlandığında potansiyelimizin sınır tanımayacağının en net ispatıdır.

Dijital Çağın Kuşatması ve Maarifin Anlam Yolculuğu

Okul idarelerinde omuzlara binen yükü bilenler, zillerin arasındaki o telaşlı sessizliği dinleyenler bilir ki; çağımızın asıl sınavı akademik değil, dijitaldir. Öğrencilerimizin yüzde 52’sinin haftada en az bir kez yapay zekâ sohbet robotlarını öğrenme amacıyla kullandığı, yeni konularda algoritmaların rehberliğine sığındığı bir döneme girdik. Okullarımızın yüzde 83’ünde cep telefonu yasaklarının uygulanmak zorunda kalması, dijital kuşatmaya karşı verilen amansız mücadelenin bir yansımasıdır. Zira veriler çok net: Fen derslerinde dijital cihazlar yüzünden dikkati dağılan öğrencilerin puanı, diğerlerine göre tam 30 puan daha düşük.

İşte tam bu noktada, bilginin bir tuş uzaklıkta olduğu bu ekosistemde, dijital çağda öğretmenin yalnızlığı her zamankinden daha ağır hissediliyor. Üstelik bu yalnızlık, ailenin eğitim sürecinden yavaş yavaş geri çekilmesiyle daha da derinleşiyor. Anne-babasının haftada en az bir kez okulda ne yaptığını sorduğunu belirten öğrencilerin oranı yüzde 63’e, sorunlarını ailesiyle paylaşanların oranı ise yüzde 43’e gerilemiş durumda. Öğrencinin ekrana, algoritmaya ve sanal dünyaya sığındığı, velinin okulun ikliminden koptuğu bu devirde, çocukların ruhuna dokunmak ve maarifin anlam yolculuğunu sürdürmek neredeyse tek başına öğretmenin omuzlarına bırakılmış durumda.

Koridorların Sessiz Çığlığı ve İyileşen İklim

Puanlardaki o eşsiz yükselişe rağmen, okulu bir yaşam alanı olmaktan çıkaran, aidiyeti zedeleyen tehlike sinyalleri de raporun satır aralarında yankılanıyor. Öğrencilerimizin yüzde 53’ünün son iki haftada en az bir tam gün devamsızlık yapması (OECD ortalaması yüzde 22), okulu zaman kaybı olarak görenlerin oranının yüzde 28’i bulması ve her beş öğrenciden birinin akran zorbalığına maruz kalması, üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken yapısal bir yabancılaşmadır. Ders kitabı, kütüphane veya laboratuvar gibi fiziksel materyal eksikliğinin eğitimi aksattığını bildiren okulların oranının yüzde 15’ten yüzde 24’e çıkması ise sahadaki donanım ihtiyacının sürdüğünü vurguluyor.

Tüm bu zorluklara rağmen umudu yeşerten somut adımlar da var. Rapora göre, Türkiye’de eğitim personeli niteliğindeki iyileşme oranları OECD ortalamasını geride bırakmış, okullarımızdaki fiziki ve sosyal öğrenme ortamları geçmiş yıllara kıyasla OECD ortalamalarından çok daha iyi bir konuma gelmiştir. Bu durum, eğitimde fırsat eşitliğini sağlama ve okulları daha yaşanabilir kılma yönündeki çabaların boşa gitmediğinin, aksine sahadaki personelin niteliğiyle eğitime can suyu olduğunun göstergesidir.

Sonuç olarak PISA 2025, bize yirmi iki yıllık bir sabrın ve emeğin sonunda elde edilen, OECD’nin de teyit ettiği gurur verici bir akademik zafer tablosu sunuyor. Ancak aynı zamanda çok keskin bir uyarıda bulunuyor: Öğrencinin dijital dünyada kaybolduğu, devamsızlığın sıradanlaştığı ve aidiyetin erozyona uğradığı bir iklimde, sadece akademik sınırları aşmak yetmez. Asıl görevimiz; o eşsiz başarıları elde eden zihinleri, ruhu olan, şefkatle ve erdemle donatılmış okullarda kucaklayarak bu ülkenin yarınlarına hazırlamaktır.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top