ERCİYES’İN SESSİZ MİSAFİRİ

Erciyes’in eteklerine sığınmış, rüzgârın ıslığının asırlardır dinmediği yetim bir köy vardı. Bu toprağın tabiatı sert, insanı mağrur, kışı ise affedici değildi. Lakin köylünün belini büken, ocağındaki ateşi üşüten tek şey karakış değildi. Aynı göğün altında nefes aldıkları; komşusunun rızkına göz diken, borcunu inkârla örten, ömrünün hasadını kumar masalarının isli ışığında tüketen bir adam vardı. Varlığı, köyün bağrına saplanmış paslı bir çivi gibiydi; herkes ondan yaka silkmiş, onu kışın en karanlık gecesi saymıştı.

Gün geldi, tipinin göz gözü kör ettiği, ayazın bıçak gibi etleri kestiği o amansız zemheri vaktinde, adamın hırslı nefesi tükendi. Ölüm, o yaramaz bedeni buz tutmuş bir odanın ortasında yapayalnız bıraktı. Karısı çaresizliğin o ağır yüküyle önce muhtarın kapısını dövdü, sonra imamın eteğine yapıştı. Fakat köylünün kalbindeki kin, ölümün sessizliğini bile bastırmıştı. Ne minareden bir sala yükseldi ne de bir komşu kapı araladı. O bedeni toprağın rahmine teslim edecek tek bir el uzanmadı. Erciyes’in ayazında beden çürümedi belki ama kadının yüreğinde büyüyen o simsiyah sahipsizlik duygusu her yeri sardı.

İşte o zifiri çaresizliğin ortasında, kadının zihnine bir ışık düştü: Dağın zirvesine yakın, bulutlarla yarenlik eden o garip çoban. Yazın koyunlarını dağın nefesiyle besleyen, kışın kardelenlerin uyanışını bekleyen o derviş ruhlu adam… Kulübesinin kapısı dünyaya kapalı ama kalbi her garibe ardına kadar açıktı.

Kadın, kocasının kaskatı kesilmiş bedenini ahşap bir kızağa bağlayıp, kendini dağın merhametsiz yokuşuna vurdu. Diz boyu karla, yüzüne çarpan fırtınayla boğuşarak çobanın tüten bacasına ulaştı. Çoban, telaşsız ve derin bir sükûnetle kadını içeri aldı; titreyen ellerine bir tas sıcak süt tutuşturdu. Kadın, gözyaşlarının tuzu sütün buğusuna karışırken köylünün vefasızlığını, kocasının günahlarını ve kendi kimsesizliğini anlattı.

Çoban, sobanın titrek alevine bakarak derin bir iç çekti:

Ben ne fıkıh bilirim ne de uzun, süslü dualar, dedi. Lakin insandır, ortada kalmaz. Gücüm yettiğince, toprağa sırdaş ederim.

İkisi birlikte saatlerce fırtınayla pençeleştiler, toprağın taşlaşmış bağrını kazarak bedeni Erciyes’in eteklerine emanet ettiler. İş bittiğinde çoban, soğuktan çatlamış nasırlı ellerini o uçsuz bucaksız beyazlığa açtı. Süslü cümleler kurmadı, gökleri inletmedi; sadece yüreğinin en berrak köşesinden kopan şu sözleri fısıldadı:

Allah’ım! Ben, senin bu dağlara gönderdiğin her misafiri, kim olduğuna bakmadan, heybemde ne varsa onunla ağırladım. Şimdi ben sana bir misafir gönderiyorum; sen de onu şanına yakışır şekilde, kendi ikramınla kabul buyur…

Kadın, kalbinde garip bir hafiflemeyle köye döndü. Lakin o geceden itibaren köyün imamı ve muhtarının uykularına, hayret verici bir rüya musallat oldu. Üç gece üst üste, hayatı boyunca kötülükten başka iz bırakmamış o adamı, cennetin yemyeşil bağlarında, ırmakların kenarında ferahlık içinde gördüler. Gördüklerinin ağırlığına dayanamayıp dördüncü gün kadının kapısına dayandılar. Adamın gizlice yaptığı bir iyilik, sakladığı bir hayır olup olmadığını sordular.

Kadın, boynunu büküp acı bir tebessümle cevap verdi:

Onun hiçbir iyi ameli yoktu. Keramet kocamda değil, dağdaki çobanın rüzgâra fısıldadığı o sade duadadır.

Sözün ağırlığıyla ezilen iki adam, karları yara yara o bulutlara komşu kulübeye çıktılar. Sırrı sorduklarında çoban, dağ rüzgârına karışan o saf duasını tekrarladı. İmam da muhtar da o an idrak etti: İnsanların kurduğu adalet terazisinde ömrün tüm günahları ağır çekebilirdi; ancak ilahi terazide, katıksız bir hüsnüniyetin ve merhametle yoğrulmuş tek bir duanın ağırlığı her şeyi tartabiliyordu.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top