Acem Asaf Yıldırım yazdı, Suyun Üzerindeki Işık

Suyun Üzerindeki Işık ;
Bazı kelimeler vardır; insan onları ilk kez duyduğunda bile yabancılık çekmez. Sanki çok eskiden beri içimizde duran, fakat bir türlü adını koyamadığımız bir duygunun karşılığı gibi yerleşirler zihne. Belki de bu yüzden, dünyanın en güzel kelimesini aramak; aslında insanın kendini, kendi derinliğini aramasından başka bir şey değildir.

Bu arayış yalnızca bir seçim değil; aynı zamanda bir dinleme hâlidir. Dillerin birbirine eğildiği, anlamların sabırla tartıldığı uzun bir yolculuk. Farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden gelen kelimelerin; sessiz bir dikkatin içinde, titizlikle incelendiği bir süreç. Her biri yalnızca anlamıyla değil, taşıdığı hatıralarla, insan ruhuna değdiği yerle değerlendirilir. Çünkü bir kelime, bazen bir dilin değil, bütün bir insanlığın hafızasını taşır.

Yetmiş beşten fazla dilin içinden süzülen yüzlerce kelime. Ve onların arasından yavaşça belirginleşen bir halka: son kalanlar: Mamihlapinatapai, Hiraeth, Zephyr, Aura, Ikigai… Her biri başka bir hissin, başka bir insan hâlinin adı gibi…

Mamihlapinatapai, iki insanın susarak birbirine baktığı o tereddütlü eşiği taşır içinde.
Hiraeth, hiç var olmamış bir yuvaya bile duyulabilen o derin özlemi…
Zephyr, fark edilmeden gelip geçen hafif bir rüzgâr gibi dokunur insana.
Aura, bir insanın kelimelere sığmayan varlığını, etrafına yayılan o görünmez hâli fısıldar.
Ve Ikigai… Sabahın ilk ışığıyla birlikte insanı ayağa kaldıran o içsel sebep, o sessiz çağrı…

Bazı kelimeler ise kırılmış olanı saklamaz. Kintsugi gibi. Kırığı altınla onaran ve onu gizlemek yerine anlamın bir parçasına dönüştüren o incelikli bakış. İnsana, eksik olanın bile değerli olabileceğini hatırlatır.

Kimi kelimeler vardır ki yere değil, göğe aittir: Luftmensch gibi. Hayatın ağırlığından çok hayallerin hafifliğinde yürüyenlerin kelimesi.

Ve kimi, sevildiğini bilmenin o ince gururunu taşır içinde: Naz gibi. Kırılgan ama dimdik duran bir hâl.

Bazıları ise insan kalbinin en eski yükünü taşır: Saudade. Hem acıtan hem güzelleştiren o derin özlem… Birine, bir zamana, belki de bir daha hiç dönülmeyecek bir hâle duyulan sızı.

Kimi kelimeler bir dileğin eşiğinde bekler: Ojalá gibi. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmeden kurulan ama yine de içtenlikle söylenen bir umut.

Kimi, benin bize karıştığı yerde anlam kazanır: Ubuntu gibi. Ben, biz olduğumuz için varım, diyen o kadim hakikat.

Kimi ise uzaklarda bir yeri fısıldar: Iriy gibi. Belki hiç gidilemeyecek ama varlığına inanılan o sıcak, o masalsı diyar.

Ve kimi, zamanı ölçmez; onu hissettirir: Poronkusema. Bir yolun, bir sabrın, bir bekleyişin içinde saklı kalan mesafe.

Bütün bu kelimeler, insan ruhunun farklı yönlerine düşen birer iz gibidir. Ve onların arasında, suya düşen bir ışık gibi duran bir tanesi vardır: Yakamoz. Ayın gecede sessizce suya değdiği o an… Ne tamamen ışık, ne tamamen karanlık… İkisinin arasında, ince bir geçiş. Bir kelimenin bir manzarayı değil, bir hissi anlattığı o nadir durumlardan biri. İnsanın içindeki dalgaya değen bir sükûnet.

Belki de bu yüzden, o son kelimelerin her biri bir yakamoz gibidir. Kısa bir an görünür, ama bıraktığı his uzun sürer.

Fakat bütün bu kelimeler, uzun bir düşüncenin ve ortak bir sezginin ardından yeniden tartıldığında; içlerinden biri diğerlerinden ayrılır. Gürültüyle değil, derin bir vakarla: Kaitiakitanga.

Bu kelime yalnızca bir anlam taşımaz. O, insanın dünyayla kurduğu en eski bağı hatırlatır. Korumanın, sahip olmaktan daha büyük bir sorumluluk olduğunu… Toprağa, suya, rüzgâra ve henüz doğmamış olanlara karşı hissedilen o görünmez emaneti… Bir şeyin sadece bize ait olmadığını, bizden sonrasına da ait olduğunu…

Ve o an insan şunu fark eder: Yakamoz ile Kaitiakitanga, aslında aynı yerden doğar.
Biri suyun üzerinde görünen bir ışık, diğeri o suyun yarın da var olabilmesi için hissedilen sorumluluk. Biri bir ânı güzelleştirir, diğeri o ânın kaybolmamasını sağlar.

Belki de dünyanın en güzel kelimesi bu yüzden tek başına güzel değildir. Onu güzel kılan, diğer kelimelerle kurduğu o görünmez bağdır. Birinin anlattığını diğeri tamamlar, birinin hissettirdiğini öteki derinleştirir.

İnsan bütün bu kelimelerin içinden geçtikten sonra şunu anlar:
En güzel kelime, sadece kulağa hoş gelen değil, insanı kendinden daha büyük bir şeye yaklaştırandır.

Ve belki de en güzeli şudur:
İnsanı, bir anlık ışıltının büyüsünden alıp, o ışığın hiç sönmemesi için sorumluluk duyan bir kalbe dönüştüren kelime.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top